
Batın Tefsircileri Risale-i Nur'u Nasıl
Yorumlamaktadırlar?
Ahir Zaman Ve Mehdiyet Konusunda Yapılan Batıni
Tefsirler Nelerdir?
Bediüzzaman Ne Demektedir?
Tefsirciler Ne Demektedirler?
1-Bediüzzaman "Kendisinin seyyid olmadığını" söylemektedir, 'bu konuda doğru söylememenin de dine uygun
olmadığını' ifade etmektedir; tefsirciler, "Hayır,
seyyiddir" demektedirler.
Bediüzzaman'a göre:
Hz. Mehdi'nin hadislerde bildirilen en önemli özelliklerinden
biri de, "SEYYİD" yani Peygamber
Efendimiz (sav)'in soyundan olmasıdır:
Kıyametin kopması için zamanda sadece bir günden
başka vakit kalmamış da olsa Allah BENİM
EHL-İ BEYTİMDEN (SOYUMDAN) BİR ZATI (Hz.
Mehdi'yi) gönderecek. (Sünen-i Ebu Davud, 5/92)
Bediüzzaman da aşağıdaki sözünde, kendisinin
Peygamberimiz (sav)'in soyundan olmadığını, Hz.
Mehdi'nin ise bu mübarek soydan olacağını belirtmiştir:
... HEM MEHDİLİK İSNADINI HİÇ
KABUL ETMEDİĞİMi BüTüN KARDEŞLERİM
ŞEHADET EDERLER. Hatta Denizli'deki ehli vukuf (bilgi
sahibi Kİşiler) eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün
şakirtleri (talebeleri) kabul edecek dediklerine mukabil (karşılık),
Said itiraznamesinde demiş Kİ: "BEN SEYYİD
DEĞİLİM MEHDİ SEYYİD OLACAK" DİYE
ONLARI REDDETMİŞ... (Şualar, s. 365)
BEN, KENDİMİ SEYYİD (Peygamberimiz
(sav)'in soyundan) BİLEMİYORUM. BU ZAMANDA NESİLLER
BİLİNMİYOR. HALBUKİ AHİR ZAMANIN O
BüYüK ŞAHSI AL-İ BEYT'TEN (Peygamberimiz
(sav)'in soyundan) OLACAKTIR. (Emirdağ Lahikası,
s. 247-250)
Bediüzzaman seyyid değildir ve seyyid olmamasının,
kendisinin Mehdi olamayacağının delillerinden biri olduğunu
belirtmektedir. Kuşkusuz Kİ bir Kİşiye bir soru sorulmasının
nedeni, ilgili konunun doğrusunu öğrenmektir. Bediüzzaman
Said Nursi'ye de Mehdi olup olmadığının sorulmasının
nedeni doğruları öğrenmektir. Bu soru karşısında "Hayır, ben Mehdi değilim" diyorsa
ve bunun onlarca delilini öne sürüyorsa buna inanmak gerekir.
Zira Bediüzzaman çok açık bir şekilde
bu konuya cevap vermiş ve "ben seyyid değilim" demiştir.
Ayrıca Bediüzzaman eğer seyyid olmuş olsaydı,
bunu gizlemesi için hiçbir sebep yoktu. Çünkü
seyyid olmak, saklanması gereken bir özellik değildir.
Tam aksine Peygamber Efendimiz (sav)'in neslinden olmak Müslümanlar
için büyük bir şereftir. Dolayısıyla
Bediüzzaman seyyid olsaydı, bunu hiçbir şekilde
gizlemez ve açıkça ifade ederdi. Peygamberimiz (sav)'in
soyundan olduğunu ifade etmekten büyük bir onur duyardı.
Kendisine böyle bir soru sorulduğunda "Evet seyyidim, ama
Mehdi değilim" derdi. Zira Bediüzzaman bizzat kendi eserlerinde
Peygamberimiz (sav)'in hadisini hatırlatarak "seyyid
olan bir Kİşinin seyyidliğini gizlemesinin Kuran ahlakına
uygun olmadığını" belirterek, bu
konudaki sözünün kesin olarak doğru olduğunu ifade
etmiştir:
Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler,
ikisi de günahkar ve duhul ve huruc (isyan) haram
oldukları gibi... hadis ve Kuran'da dahi, ziyade veya noksan etmek
memnu'dur (yasaklanmıştır). (Muhakemat, s.
52)
Bediüzzaman'ın bu sözü çok açıktır.
Peygamberimiz (sav)'in hadisinde bildirildiği gibi, İslam ahlakına
göre, seyyid olan bir Kİşi hiçbir nedenle bunu gizleyemez,
saklayamaz. Seyyid olmayan bir Kİşi de ben seyyidim diyemez. Bu
durumda Bediüzzaman gibi değerli ve üstün ahlaklı
bir şahsın, seyyidliğini gizlediği yaklaşımı
son derece yakışıksız bir düşüncedir.
Bunun yanı sıra "her seyyid olan Kİşi,
mutlaka Mehdi olacak diye bir durum da söz konusu değildir".
Dünya üzerinde milyonlarca seyyid olan insan bulunmaktadır. Bir Kİşinin
seyyid olması Mehdi olmasını gerektirmediği için, her insan bu gerçeği
rahatlıkla dile getirebilir. Dahası Bediüzzaman "Benim bu konudaki tek eksikliğim
seyyidliğim, eğer seyyid olsaydım Mehdi olurdum" da dememiştir.
Tam aksine Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin tüm özelliklerini, yapacağı benzersiz
faaliyetleri uzun uzun açıklamış ve bunların hiçbirinin
kendi yaşadığı dönemde henüz gerçekleşmediğini
belirtmiştir. Ayrıca Bediüzzaman Risaleler'de yine birçok
kez "Kürt" olduğunu ifade ederek bu
gerçeği delillendirmiştir (Münazarat, s.84; Tarihçe-i
Hayat, s. 228; Bediüzzaman ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaları,
s.18).
Batın tefsircilerine göre:
Bediüzzaman'ın sözlerini batın tefsiri adı
altında yorumlayan kimseler, Bediüzzaman'ın yukarıda
yer verilen apaçık izahlarını görmezlikten
gelmektedirler. Bediüzzaman açıkça "Hz.
Mehdi seyyid olacaktır, ben seyyid değilim" dediği
halde, bazı şahıslar "Bediüzzaman'ın
bu açıklamaları doğru değildir; kendisi falanca
gün bizi çağırmış, hem şerif,
hem seyyid hem de Hz. Mehdi'yim demiştir" gibi açıklamalarda
bulunabilmektedirler. Dolayısıyla batın tefsircileri,
Bediüzzaman'ın Risaleler'deki sözlerini yeterli bulmamakta
ve onun bu sözlerini esas almamaktadırlar.
Oysa Kİ bu, Bediüzzaman'ın, eserlerinde inandığı
şeylerin tam aksine bilgiler verdiğini ve bunların doğrusunu
da özel bir sohbet esnasında yalnızca iki üç
Kİşiye açıkladığını iddia
etmek anlamına gelir. Bu da, Bediüzzaman'ın yüzlerce
sayfa boyunca yaptığı açıklamaların "geçersiz" olduğunu ve verdiği yanlış
bilgilerle senelerdir tüm Müslümanları yanılttığını
söylemek olur Kİ, bu, yaşadığı asrın
müceddidi olmuş böyle büyük bir İslam
büyüğüne yöneltilen çok büyük
bir iftira ve haksızlık olur. Yüzlerce sayfa boyunca
yazdıklarının aksine, Bediüzzaman'ın "-yalnızca iki üç Kİşiye- tüm
yazdıklarının yalan olduğunu söylediği" şeklinde bir iddia, bu tür iddiaların sahiplerini töhmet
altında bırakır. "Bediüzzaman Hazretleri
milyonlarca insanı aldattı, yalan söyledi; fakat bu
konunun doğrusunu üç beş Kİşiye açıkladı" şeklinde bir iddia hiçbir şekilde kabul edilemez. Risale-i
Nur'da, Bediüzzaman Hazretleri'nin "yüzlerce sayfa
çok kapsamlı ve detaylı yalan söylediğini
ve ümmeti aldattığını, bu yazılanların
bir aldatmaca olduğunu" iddia etmek bir hezeyandır.
Sevgi adına da olsa böyle ağır bir hakaret yapılamaz.
2- Bediüzzaman, "3 vazifeyi birden yerine getiren Kİşi ancak ahir zaman Mehdi'sidir" demektedir; tefsirciler, bu vazifelerdensadece birini yeterli görmektedirler.
Bediüzzaman'a göre:
Önceki bölümlerde de yer verildiği gibi, Bediüzzaman
eserlerinde pek çok kez Hz. Mehdi'nin üç görevi
olduğunu belirtmiş, bu üç görevin birarada
yerine getirilmesinin Hz. Mehdi'nin en önemli alametlerinden biri
olduğuna dikkat çekmiştir. Bu görevlerin birincisi
materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerle fikri mücadele yapılması
ve bu akımların fikren tam olarak susturulmasıdır.
ikincisi, İslam dünyasının liderliğini
üstlenerek İslam Birliği'nin sağlanması, üçüncüsü
ise, Kuran ahlakının ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetinin
yeniden canlandırılmasıyla tüm yeryüzüne
hakim kılınmasıdır. Bediüzzaman kendi
yaşadığı dönemde bu üç görevin
birden yerine getirilemediğini, bunu ancak Hz. Mehdi'nin gerçekleştirebileceğini
söylemektedir. Bediüzzaman'ın bu konuyu açıklayan
pek çok sözü vardır. Bunlardan biri şöyledir:
Hem bu ÜÇ VEZAİFİ (görevi) BİRDEN BİR ŞAHISTA YAHUT CEMAATTE BU ZAMANDA
BULUNMASI VE MÜKEMMEL OLMASI VE BİRBİRİNİ
CERHETMEMESİ (birbirine engel olmaması, zarar vermemesi)
PEK UZAK, ADETA KABiL (mümkün) GÖRÜLMÜYOR.
Ahir zamanda, AL-İ BEYT-i NEBEVİ'NiN
(A.S.M.) (Peygamberimiz (sav)'in soyunun) CEMAAT-İ
NURANİYESİNİ (nurani cemaatini) TEMSİL
EDEN HAZRET-İ MEHDİ'DE VE CEMAATİNDEKi ŞAHS-I
MANEVİDE ANCAK İÇTİMA EDEBİLİR (biraraya gelebilir, toplanabilir). (Kastamonu Lahikası,
s. 139)
Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin "ÜÇ VEZAİFİ
(GÖREVİ) BİRDEN" yerine getireceğini
belirttiği bu sözüyle konunun önemini bir kez daha
hatırlatmaktadır. Kendisi de dahil olmak üzere, önceki
müceddidlerin hiçbirinin bunların üçünü
birarada gerçekleştirmediğini açıkça
ifade etmekte, dolayısıyla kendisinin Mehdi olmayacağını
söylemektedir.
Bediüzzaman, "BU ZAMANDA" sözleriyle
kendi yaşadığı dönemden bahsetmektedir. Ve
kendi zamanında, Hz. Mehdi'nin yerine getireceği üç
görevi tek bir şahsın aynı anda yerine getirmesinin
ve bu üç vazifenin birbirini engellememesinin mümkün
olmadığını söylemektedir. Bediüzzaman
bu kanaatinin ne kadar güçlü olduğunu ise, "PEK
UZAK" ve "ADETA KABİL (MüMKüN) GÖRÜNMÜYOR" sözleriyle belirtmiştir. Bu da, Bediüzzaman'ın
yaşadığı dönemde Hz. Mehdi'nin henüz
gelmediğini gösteren bir başka önemli delildir. Bediüzzaman'ın
yaşadığı dönemde, üç görevin
birden yerine getirilmesine imkan olmamıştır. Bediüzzaman
ancak kendisinden bir asır sonra gelecek Büyük Mehdi'nin
bu görevlerin hepsini yerine getireceğini bildirmektedir.
Bediüzzaman, burada kullandığı "ANCAK" kelimesiyle bir başkasının bu görevleri
başarmasının Allah'ın dilemesiyle "İMKANSIZ" olduğunu belirtmiştir. Çünkü Allah bu vazifeleri
yalnızca Hz. Mehdi'nin yerine getirebilmesini takdir etmiştir.
Hz. Mehdi de kaderinde böyle takdir edildiği için
bu görevleri
Allah'ın izniyle başarıyla yerine getirecektir. İslam
tarihinde henüz bunu başaran bir kimse ya da topluluk görülmediği
gibi, Bediüzzaman kendi yaşadığı devirde
de bu durumun gerçekleşmediğini vurgulamaktadır.
Bediüzzaman bir başka sözünde de, Kuran ahlakını
dünya üzerinde hakim kılmak amacıyla önceki
asırlarda da bazı Müslüman şahısların
geldiğini, ancak bunların hiçbirinin, ahir zamanda Hz.
Mehdi'nin yapacağı üç önemli görevi bu
şekilde birarada yerine getirmediklerini ifade etmiştir. Bu
nedenle de ahir zamanın "BÜYÜK MEHDİ"si
ünvanını alamadıklarını belirtmiştir.
Bediüzzaman bu anlamda, Risale-i Nur'un da Hz. Mehdi'nin üç
görevinden birincisi olan "imanı kurtarmak" görevini
yerine getirdiğini söylemiştir. Ancak bu hizmetin dar dairede
yani belirli bir çevrede sınırlı kaldığını,
Büyük Mehdi ünvanını taşıyacak
olan Hz. Mehdi'nin ise bu görevi ve diğer iki görevini dünya
çapında gerçekleştireceğini açıklamıştır.
Dolayısıyla Hz. Mehdi ortaya çıktığı
zaman, hadislerde de belirtildiği gibi, Mehdiliğini iddia etmeyecek
ya da bunun propagandasını yapmayacaktır. Hz. Mehdi'nin
burada sayılan ve dünya çapında etkili olacak
olan büyük icraatları, bu kutlu şahsın ortaya
çıktığının en büyük ispatı
ve delili olacaktır.
Batın tefsircilerine göre:
Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin üç görevi birarada yerine
getireceğini, ama kendisinin bu görevleri yerine getirmediğini
ifade etmektedir. Batın tefsircileri ise, Bediüzzaman'ın
bu konudaki çok açık ifadelerine rağmen, 'yalnızca
tek bir görevin yerine getirilmesinin Mehdilik için yeterli
olduğunu' iddia etmektedirler.
Bediüzzaman hayatını İslam ahlakının
tebliğine adamış, yaşadığı yüzyılın
kutbu olmuş çok değerli bir İslam alimi ve mütefekkiridir.
Yaşadığı dönemde en zor şartlar altında
bile iman hizmetini sürdürmüş, pek çok insanın
iman etmesine vesile olmuştur. Ancak Bediüzzaman'ın
bu hizmeti, sınırlı bir alanda gerçekleşmiştir.
Hz. Mehdi'nin imani çalışmaları ise, İslam
ahlakının 'tüm dünyada' hakim kılınmasını
sağlayacaktır. Hz. Mehdi İslam dinini tüm batıl
inanç ve hurafelerden arındıracak, Peygamberimiz
(sav)'in sünnetini yeniden canlandırarak ve din ahlakını
özüne döndürecektir. Bediüzzaman'ın hizmeti
ise, böyle bir sonuca ulaşmamıştır. Bunun
yanı sıra Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin diğer görevleri
olan İslam Birliği'ni oluşturmamış, tüm
dünyadaki Müslümanların manevi lideri vasfını
taşımamış, bu vasıfla Hristiyan dünyasıyla
ittifak yapmamış, Kuran ahlakının ve Peygamberimiz
(sav)'in sünnetinin yeniden canlandırılmasıyla
tüm yeryüzüne hakim kılınmasına vesile
olmamıştır.
Ancak batın tefsircileri, bu sonuçların hiçbiri
oluşmadığı ve Bediüzzaman da bu gerçeği
Risaleler'de açıkça dile getirdiği halde, tek
bir görevin -ve bunun da yalnızca belirli cihetlerde- yerine
getirilmiş olmasının Mehdilik için yeterli
olduğunu iddia etmektedirler. Böyle bir iddia ise, "Bediüzzaman'ın
sözleri önemli değildir; Risaleler'e değil, batın
tefsiriyle yapılan açıklamalara inanmak gerekir"
şeklinde bir düşünceyle hareket edildiğini göstermektedir.
Bu ise, Bediüzzaman gibi değerli bir İslam aliminin büyük
bir emek vererek, samimiyetle kaleme almış olduğu hikmetli
eserlerinin güvenilirliğini tehlikeye atacak çok yanlış
bir yaklaşımdır. Bediüzzaman yaşadığı
asrın müceddidi olmuş, Müslümanlara ışık
tutan çok büyük bir İslam alimidir. Kuşkusuz
Kİ eserlerindeki her bir sözü de, bu doğrultuda en hikmetli
açıklamaları içermektedir.
3-Bediüzzaman, 'Mehdi bir şahıstır
ve şahsı manevisi vardır' demektedir; tefsirciler, 'sadece şahs-ı manevidir' demektedirler.
Bediüzzaman'a göre:
Bediüzzaman'ın Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişi
konularındaki izahları çok açık ve
anlaşılırdır. Bediüzzaman bu konularda
Peygamberimiz (sav)'in hadislerine dayandırarak pek çok
delil ile "Hz. İsa'nın ve Hz. Mehdi'nin birer
şahıs olduklarını" açıklamıştır.
Bediüzzaman tarih boyunca gönderilmiş olan tüm elçiler
gibi, Hz. İsa'nın da, Hz. Mehdi'nin de birer şahs-ı
manevileri olacağını belirtmiştir. Ancak bu şahs-ı
manevinin başında Hz. İsa ve Hz. Mehdi birer şahıs
olarak bizzat bulunacaklardır. Nitekim bir şahıs olmadan
bir şahs-ı manevinin varlığından söz
edebilmek de mümkün değildir. "Şahs-ı
manevi" kavramı genellikle bir cemaati temsilen kullanılan
bir ifade şeklidir; ancak bu cemaat, lideri olmayan bir cemaat değildir.
Her mümin topluluğunun bir önderi olduğu Kuran'da bildirilen,
Allah'ın yüzyıllardır süregelen bir adetullahıdır.
Bunun yanı sıra, Kuran'da tarih boyunca çeşitli
toplumlara gönderilen elçiler, nebiler ve resullerin hayatları,
mücadeleleri ve tebliğleri hakkında pek çok bilgi
verilmiştir. Yaşadıkları olaylar, aileleri,
eşleri, çocukları, Allah'a olan samimi imanları
ve duaları ile ilgili ayetlerde çeşitli bilgiler yer
almaktadır. Tüm bu bilgiler bize, tarih boyunca hiçbir
elçi, nebi veya resulün bir şahs-ı manevi olarak
gönderilmediğini, tüm elçilerin birer şahıs
olarak geldiklerini göstermektedir. Aynı şekilde Peygamberimiz
(sav)'den sonra gelen ve İslam tarihinde yer alan hiçbir
müceddid veya müçtehid de bir şahs-ı manevi
olarak gönderilmemiştir. Kuran'ın adetullahında
tüm elçilerin, tüm müceddidlerin insanları
uyarıp korkutacak, onları Allah'ın rızası,
rahmeti ve cennetiyle müjdeleyebilecek, onlara doğruyu yanlıştan
ayıracak bir hidayet rehberi olabilecek birer şahıs
olarak gönderildikleri görülmektedir.
Şahıs olmadan bir şahs-ı manevi olması,
tüm diğer elçilerde olduğu gibi, Hz. Mehdi için
de söz konusu değildir. Hz. Mehdi de geldiğinde, yine ona
yakın Kİşilerden oluşan bir cemaati olacak, başlarında
da Hz. Mehdi olacaktır. Nitekim Bediüzzaman'ın sadece
birkaç sözünün incelenmesi dahi, bu konunun hiçbir
tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta
olduğunu net bir biçimde ortaya koymaktadır:
Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi için kullandığı "O ZAT" ya da "O ŞAHIS" gibi ifadeler, Hz. Mehdi'nin bir "şahs-ı manevi" olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
1) ... Hem de o eşhasın (o şahısların)
şahs-ı manevîsine veya temsil ettikleri cemaate ait
asar-ı azîmeyi (fevkalade eserleri, izleri) O EŞHASIN (şahısların) ZATLARINDA tasavvur
ederek öyle tefsir etmişler Kİ, O EŞHAS-I HARİKA (o harika şahıslar; yani Hz. İsa ve Hz. Mehdi) çıktıkları
vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil
vermişler. (Sözler, s. 343-344)
Bediüzzaman bu sözünde Hz. İsa ve Hz. Mehdi için "o eşhas-ı harika" (o harika şahıslar)
ifadesini kullanarak, her ikisinin de birer şahs-ı manevi
değil, birer şahıs olarak geleceklerini
açıkça belirtmiştir.
2) ... Ona karşı Al-i Beyt-i Nebevînin
silsile-i nuranîsine (Peygamberimizin nurani soyuna) bağlanan,
ehl-i velayet (velilerin) ve ehl-i kemalin (kamil iman sahiplerinin) başına
geçecek Al-i Beytten Muhammed Mehdi isminde BİR
ZAT-I NURANİ (nurlu bir şahıs), o Süfyan'ın
şahs-ı manevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi
(münafıklık akımını) öldürüp
dağıtacaktır. (Mektubat, s. 56-57)
Bediüzzaman burada da "bir zat-ı nurani" yani "nurlu bir şahıs" diyerek
Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi değil, bir insan olduğunu
açıklamıştır.
Bediüzzaman ayrıca "nurlu bir şahıs"
ifadesiyle bahsettiği bu Kİşinin "kamil iman sahiplerinin
başına geçerek onlara önderlik edeceğini" bildirmekte ve bu sözleriyle, Hz. Mehdi'nin bir şahıs
olacağını bir kez daha tekrarlamaktadır.
3) . O ZAT, o taifenin
uzun tedkikatı (o topluluğun uzun araştırmaları,
incelemeleri) ile yazdıkları eseri kendine hazır
bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış
olacak. Bu vazifenin istinad ettiği (dayandığı) kuvvet ve MANEVi ORDUSU, yalnız ihlas ve sadakat
ve tesanüd (dayanışma) sıfatlarına
tam sahib olan bir kısım ŞAKİRDLERDiR (öğrencilerdir). Ne kadar da az da olsalar, manen bir
ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar. (Emirdağ
Lahikası-1, s. 266-267)
Bediüzzaman bu sözünde de Hz. Mehdi için "o
zat" ifadesini kullanmıştır. Bunun yanı
sıra Hz. Mehdi'den ayrı, cemaatinden ayrı olarak
bahsederek Hz. Mehdi ve onun şahs-ı manevisinin iki ayrı
kavram olduğunu da bir kez daha açıklamıştır.
4) ... O ileride gelecek ACİB BİR ŞAHSIN (şaşılan
ve hayret uyandıran şahsın) bir hizmetkarı
ve ONA yer hazır edecek bir dümdarı
(önceden gelen takipçisi) ve O BüYüK KUMANDANIN pişdar bir neferi (öncü bir askeri) olduğumu zannediyorum.
(Barla Lahikası, s. 162)
Bediüzzaman'ın bu sözünde kullandığı
"acib bir şahıs" ifadesi, Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı
manevi değil, bir şahıs olduğunu açıkça
ortaya koymaktadır.
Bediüzzaman sözlerinin devamında ise Hz. Mehdi'nin "kumandanlık
vasfına" da dikkat çekmektedir. Bir şahs-ı
manevinin kumandanlık sıfatı taşımasının
söz konusu olamayacağı; burada Hz. Mehdi'den bu görevi
yerine getirebilecek bir şahıs olarak bahsedildiği çok
açıktır.
Ayrıca Bediüzzaman Said Nursi, Hz. Mehdi'nin üstleneceği
bu büyük görevde kendisinin de "bu acib şahsın
hizmetkarı" olabileceğini ifade ederken, Hz.
Mehdi'nin bir şahıs olduğunu bir kez daha vurgulamıştır.
5) ... Ahir zamanın en büyük
fesadı zamanında; elbette en büyük BİR
MüÇTEHiD (içtihad eden büyük
İslam alimi), hem en büyük BİR MüCEDDiD (her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına
göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam
alimi, yenileyen, yenileyici), hem HAKiM, hem MEHDİ, hem MüRŞiD (doğru yolu gösteren Kİşi), hem KUTB-U A'ZAM (Müslümanların kendisine bağlandıkları
büyük evliyalardan, zamanın en büyük mürşidi)
olarak BİR ZAT-I NURANİYi gönderecek
ve O ZAT da Ehl-i Beyt-i Nebevîden (Peygamberimiz
(sav)'in soyundan) olacaktır. (Mektubat, s. 411, 412) (Mektubat,
s. 441)
Bediüzzaman'ın bu sözünde kullandığı "müçtehid, müceddid, hakim, Hz. Mehdi, mürşid,
kutb-u a'zam, bir zat-ı nuranî" vasıfları,
anlamlarından da anlaşılacağı gibi ancak
bir Kİşiye ait olabilecek özelliklerdir.
Ayrıca Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin "bir zat-ı nurani"
olduğundan bahsetmektedir. Eğer Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin
bir şahs-ı manevi olduğunu vurgulamak isteseydi burada "bir zat-ı nuraniden" değil, "bir
şahs-ı manevi-i nuraniden" bahsederdi.
Ayrıca burada şahıs kelimesinden önce kullanılan "bir" kelimesi de bu konuyu bir kez daha açıklamaktadır. "Zat" ise zaten yine birlik ve şahıs
ifade eden bir kelimedir. Bediüzzaman burada açıkça "bir zat" ifadesini kullanmıştır; "iki" ya da "birileri" dememiştir. Dolayısıyla Bediüzzaman'ın
tüm bu açıklamaları, Hz. Mehdi'den bir şahs-ı
manevi olarak bahsetmediğini kesin bir şekilde ispatlamaktadır.
6) ... Belki nur-u imanın (imanın
işığının) dikkatiyle, O EŞHAS-I
AHİR ZAMAN (ahir zaman şahısları)
tanınabilir. (Sözler, s. 343-344)
Bediüzzaman Hz. İsa ve Hz. Mehdi için "ahir
zaman şahısları" ifadesini kullanmıştır.
Bediüzzaman'ın burada kullandığı "şahıslar" ifadesi, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi
olarak değil, birer insan olarak geleceklerini açıkça
ortaya koymaktadır.
Bediüzzaman'ın, ahir zamanda gelecek olan bu şahısların "imanın nuruyla tanınabileceklerini" belirtmesi
de yine Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin birer şahıs olarak geleceklerini açıkladığını
göstermektedir. "Tanıma" fiili
ancak insanlar için geçerli olabilecek bir durumu ifade
etmektedir. Bir şahs-ı manevinin kendisi olup olmadığının
tanınabilmesi elbetteki söz konusu değildir.
7) ... Bu zamanda öyle fevkalade
hakim cereyanlar (fikir akımları) var Kİ, herşeyi
kendi hesabına aldığı için, faraza (farz
edelim) HAKİKİ BEKLENİLEN VE BİR ASIR
SONRA GELECEK OLAN O ZAT dahi bu zamanda gelse... (Kastamonu
Lahikası, s. 57)
Bediüzzaman'ın bu sözünde kullandığı "o zat" ifadesi de yine bu konuyu hiçbir tartışmaya
yer bırakmayacak şekilde netleştirmektedir. Bediüzzaman,
Hz. Mehdi'den "hakiki beklenilen o zat" ifadesiyle
bahsetmektedir. Eğer Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi
olacağını söylemek isteseydi Bediüzzaman'ın
burada "beklenilen şahs-ı manevi" demesi gerekirdi, ancak Hz. Mehdi'yle ilgili böyle bir ifade kullanmamıştır.
Bediüzzaman bu sözünde ayrıca Hz. Mehdi'nin "bir
asır sonra geleceğini" belirtmektedir. Bir şahs-ı
manevi için ortaya çıkış tarihi verilmeyeceği
çok açıktır. "Gelme" fiili ancak bir şahıs için kullanılacak bir
kelimedir ve buradan da Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi'den bir Kİşi
olarak bahsettiği açıkça anlaşılabilmektedir.
8) . AHİR ZAMANIN O BÜYÜK
ŞAHSI, Al-i Beyt'ten (Peygamberimizin soyundan) olacak.
(Şualar, s. 442)
Bediüzzaman burada da "ahir zamanın o büyük
şahsı" sözleriyle Hz. Mehdi'nin ahir zamanda
gelecek olan bir şahıs olduğunu tekrarlamıştır.
Hz. Mehdi'nin Peygamberimiz (sav)'in soyundan olacağını
belirtmiş olması ise, Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi'den
bir şahs-ı manevi olarak bahsetmediğini çok açık
bir şekilde ortaya koymaktadır. Zira 'bir şahs-ı
manevinin bir başka insanın soyundan gelebilmesi söz
konusu değildir'.
9) . Ben de onlara demiştim: "Ben,
kendimi seyyid (Peygamberimiz'in soyundan) bilemiyorum. Bu zamanda nesiller
bilinmiyor. Halbuki ahir zamanın o büyük şahsı,
Al-i Beyt'ten (Peygamberimiz (sav)'in soyundan) olacaktır.
(Emirdağ Lahikası-1, s. 267)
Bediüzzaman bu sözünde de yine "ahir zamanın
o büyük şahsı" diyerek Hz. Mehdi'nin
bir şahs-ı manevi değil bir şahıs olduğunu
açıkça belirtmektedir.
Bediüzzaman "Hz. Mehdi'nin Peygamberimiz (sav)'in soyundan
olacağını" bu sözünde de bir
kez daha belirtmektedir. Yukarıda da açıklandığı
gibi, Peygamberimiz (sav)'in soyundan gelebilmesi için Hz. Mehdi'nin
ancak bir insan olması gerekmektedir Kİ Bediüzzaman da bu
sözüyle bu gerçeği açıkça vurgulamaktadır.
10) ... Rivayetlerde, ahir zamanın
alametlerinden olan ve AL-İ BEYT-İ NEBEVİ'DEN
HAZRET-İ MEHDİ'NİN (Radıyallahü
Anh) hakkında ayrı ayrı haberler var. (Şualar,
s. 465)
11) ... Said itiraznamesinde demiş
Kİ: "Ben seyyid değilim. MEHDİ SEYYİD (peygamber soyundan olan kimse) OLACAK." diye onları
reddetmiş. (Şualar, s. 368)
Bediüzzaman bu iki sözünde de, Hz. Mehdi'nin "seyyid" yani "peygamber soyundan gelecek bir şahıs" olduğunu birer kez daha tekrarlamıştır.
12) ... Beşinci ve Altıncı
işaretler, ıslah-ı alemin (tüm insanların
kötülüklerden arındırılıp iyileştirilmesinin)
bizzat HAZRET-İ MEHDİ'NİN ZUHURUNA vabeste (bağlı) olduğuna kanaat eden zümreden (gruptan), BU ZAT'I ALİŞANIN (şanı yüce
bu zatın) dahi bu emirde muktedir olmasında (kuvvetli olmasında)
şüphe duyanların, bu vehimlerini (kuruntularını,
düşüncelerini) bertaraf edecek (ortadan kaldıracak),
itimadlarını temin edecek (güvenlerini sağlayacak),
gayet kuvvetli güneş gibi bir hakikat. (Barla Lahikası,
s. 110)
Bediüzzaman'ın bu sözündeki "bu zat-ı
alişan" ifadesi de yine Hz. Mehdi'nin bir şahıs
olarak geleceğini açıkça belirttiğini göstermektedir.
13) . O ZAT, bütün ehl-i
imanın (iman edenlerin) manevî yardımlarıyla
ve ittihad-ı İslamın muavenetiyle (İslam Birliği'nin
yardımlaşmasıyla) ve bütün ulema ve evliyanın
(alimlerin ve velilerin) ve bilhassa Al-i Beyt'in neslinden (özellikle
Peygamberimiz'in neslinden) her asırda kuvvetli ve kesretli (çok
sayıda) bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin iltihaklarıyla
(peygamber soyundan gelen fedakar kimselerin katılımlarıyla) O VAZİFE-İ UZMAYI (büyük görevi) YAPMAYA ÇALIŞIR. (Emirdağ Lahikası-1,
s. 266-267)
Bediüzzaman bu sözünde de bir kez daha Hz. Mehdi'nin bir
şahıs olarak ortaya çıkacağını
"o zat" ifadesiyle yinelemiştir.
Ayrıca "Hz. Mehdi'nin yerine getireceği büyük
görev"den de bahsederek, onun bir şahs-ı
manevi değil, bir insan olarak iş başında olacağını
ifade etmiştir.
14) ... Bu hakikatten anlaşılıyor
Kİ; SONRA GELECEK O MÜBAREK ZAT... (Sikke-i Tasdik-i
Gaybi, s. 9)
Said Nursi bu açıklamasında da yine Hz. Mehdi'nin
bir şahıs olarak geleceğini "o mübarek zat"
sözleriyle tekrarlamıştır.
15) ... Çok zaman evvel bir ehl-i
velayetten (velilerden) işittim Kİ; O ZAT, eski
velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş (bir anlam çıkartmış)
ve kanaati gelmiş Kİ: "Şark tarafından bir nur
zuhur edecek, bid'atlar zulümatını (dine sonradan girmiş
olan hurafelerin oluşturduğu karanlığı) dağıtacak."
Ben, böyle bir nurun zuhurunu (ortaya çıkışını)
çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler
baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır
etmek lazım gelir. Ve anladık Kİ, bu hizmetimizle O NURANİ ZATLARA zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz).
(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 189, Mektubat, s. 34)
-... O zat...
-... O nurani zatlara...
Bediüzzaman bu sözünde ahir zamanda gelecek bu kutlu şahıslar
için iki kez "zat" kelimesini kullanmıştır.
Kendisinin bu "nurani şahıslara zemin hazırladığını" söyleyerek, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin birer şahs-ı
manevi olmadıklarını, birer zat olduklarını
açıkça ifade etmiştir.
16) ... ÜMMETİN
BEKLEDİĞİ, AHİR ZAMANDA GELECEK ZATIN üç vazifesinden en mühimmi (önemlisi) ve en büyüğü
ve en kıymetdarı (kıymetlisi) olan îman-ı
tahkikîyi neşr (gerçek imanı yayma) ve ehl-i
îmanı dalaletten (iman edenleri sapmaktan) kurtarmak... (Sikke-i
Tasdik-i Gaybi, s. 9)
Bediüzzaman burada da Hz. Mehdi'nin, İslam aleminin beklediği "ahir zamanda gelecek bir zat" olduğunu
belirterek onun bir şahs-ı manevi olmadığını
bir kez daha tekrarlamıştır.
17) . Ehl-i imanı dalaletten
muhafaza etmek (iman edenlerin doğru yoldan sapmalarını
engellemek) ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla,
çok zaman tedkikat ile (araştırma ile) meşguliyeti
iktiza ettiğinden (gerektirdiğinden), HAZRET-İ
MEHDİ'NiN O VAZİFESİNİ BİZZAT
KENDİSİ görmeğe vakit ve hal müsaade
edemez... (Emirdağ Lahikası-1, s. 266-267)
Bediüzzaman'ın bu sözünde kullandığı "kendisi" kelimesi de yine şahıs
ifade eden ve Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olmadığını
ortaya koyan bir başka delilidir.
Said Nursi bu sözünde ayrıca Hz. Mehdi'nin bir şahıs
olduğunu gösteren başka vurgular da kullanmıştır:
1- Hz. Mehdi'nin yerine getireceği bir görev vardır. Demek
Kİ Hz. Mehdi bir şahıstır.
2- Hz. Mehdi, diğer görevleriyle meşgul olacaktır
ve bu görevi bizzat kendisinin yerine getirebilmesi için vakti
olmayacaktır. "Meşguliyet ve vakit darlığı" ancak bir insan için söz konusu olabilecek durumlardır.
Bir şahs-ı manevinin meşgul olması ya da vaktinin
olmaması söz konusu değildir.
18) ... "istikbal-i dünyeviyede BİN DÖRTYÜZ SENE SONRA GELECEK BİR HAKİKATİ asırlarında karib (yakın) zannetmişler"
(Sözler, s. 318)
Bediüzzaman bu sözleriyle, İslam tarihinde pek çok
Kİşinin Hz. Mehdi'nin kendi dönemlerinde geleceğini düşünerek
yanıldıklarını ve bu zatın Peygamberimiz
(sav)'den 1400 sene sonra geleceğini hatırlatmıştır.
Yukarıdaki bölümlerde de belirtildiği gibi, "gelme" eylemi ancak bir insan için söz konusu olabilecek bir durumdur.
Bediüzzaman burada Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olduğunu
vurgulamak isteseydi, çok farklı ifadeler kullanırdı.
Oysa Kİ tarihini de vererek, ne zaman geleceğini belirtmesi Hz. Mehdi'den
bir şahıs olarak bahsettiğini ortaya koymaktadır.
Bediüzzaman Hz. Mehdi ve onun cemaatinin şahs-ı manevisinden
iki ayrı kavram olarak
bahsetmektedir.
19) ... o vazifeleri ONUN cem'iyeti ve seyyidler cemaati yapacağını
rahmet-i ilahiye'den bekliyoruz. (Emirdağ Lahikası-1,
s. 265)
Bediüzzaman, bu açıklamasında Hz. Mehdi için "onun", Hz. Mehdi'nin cemaati içinse "onun
cemiyeti" ifadesini kullanmıştır. Kİşilik
ifade eden "onun" kelimesi, Hz. Mehdi'nin bir
şahıs olduğunu göstermektedir. Cemiyeti ise, Hz.
Mehdi'nin şahs-ı manevisini temsil etmektedir ve Hz. Mehdi'nin
zatından ayrı bir kavram olarak ele alınmıştır.
Ancak Hz. Mehdi'nin bir cemiyeti olabilmesi için, kendisinin de
bir şahıs olarak bu cemiyetin başında bulunması
gerekmektedir.
20) ... HAZRET-İ MEHDİ'NİN
CEM'İYET-İ NURANİYESİ, Süfyan
komitesinin tahribatçı rejim-i bid'akaranesini (dinde
olmayanı
dine sokarcasına) tamir edecek, Sünnet-i Seniyeyi (Peygamberimiz
(sav)'in sözlerine ve hareketlerine dair en yüksek ve kıymetli
haller, tavırlar, hareket düsturlarını) ihya
edecek (canlandıracak); yani alem-i İslamiyette Risalet-i
Ahmediyeyi (ASM) (Peygamberimiz (sav)'in peygamberliğini) inkar
niyetiyle
Şeriat-ı Ahmediyeyi (ASM) (Peygamberimiz (sav)'in getirdiği
Kuran hükümlerini) tahribe (yıkıp bozmaya) çalışan
Süfyan komitesi, HAZRET-İ MEHDİ CEM'İYETİNİN mu'cizekar manevî kılıncıyla öldürülecek
ve dağıtılacak. (Mektubat, s. 473)
-... Onun cemiyeti...
-... Hz. Mehdi'nin cemiyet-i nuraniyesi...
-... Hz. Mehdi cemiyetinin...
Bediüzzaman'ın bu sözünde geçen "Süfyan
komitesi", Darwinist, materyalist ve ateist akımları
temsil etmektedir. Bediüzzaman ahir zamanda gelecek olan Hz. Mehdi'nin,
bu akımların hak dini bozmaya yönelik faaliyetlerini
durduracağını, dini aslına döndüreceğini
ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetiyle amel edeceğini bildirmiştir.
Bediüzzaman bu ve yukarıdaki sözünde Hz. Mehdi'nin
bir cemiyeti olacağını belirtmektedir. Bu cemiyet, Hz.
Mehdi'nin bizzat başında olmasından oluşan şahs-ı
manevisidir. Önceki bölümlerde de açıklandığı
gibi, "Hz. Mehdi'nin cemiyeti", Hz. Mehdi'nin
de başında bulunacağı, onun tebliğine uyup
ona tabi olan insanlardan oluşan bir topluluğu ifade etmektedir.
Ancak bu topluluğun bu konudaki en önemli özelliği,
bu şahs-ı maneviyi oluşturan şahsın yani
Hz. Mehdi'nin varlığıdır. Dolayısıyla
Bediüzzaman'ın bu sözünde kullandığı "Hz. Mehdi'nin cemiyet-i nuranisi (Hz. Mehdi'nin
nurani cemiyeti)" kavramı da yine Hz. Mehdi'nin
bir şahıs olarak geleceğini göstermektedir.
21) ... Ta ahir zamanda, hayatın geniş
dairesinde asıl sahibleri, yani MEHDİ VE ŞAKİRDLERİ (öğrencileri), Cenab-ı Hakkın izniyle gelir, o
daireyi genişlendirir ve o tohumlar sünbüllenir. (Sikke-i
Tasdik-i Gaybî, s. 172) (Kastamonu Lahikası, s. 72)
Bediüzzaman bu sözünde Hz. Mehdi ve şahs-ı
manevinin ayrı kavramlar olduğunu açıkça
ifade etmektedir. Hz. Mehdi ve şakirtleri olarak iki ayrı
kavramdan bahsetmektedir; Hz. Mehdi'nin zatı ve talebeleri. Buradaki "ve" kelimesi bu konuya açıklık
getirmektedir. Bu ikisi birbirinden ayrıdır ve ikisinin
biraraya gelmesinden Hz. Mehdi'nin şahs-ı manevisi oluşmaktadır.
22) ... Hem bu üç vezaifi
(vazifeleri) birden bir şahısta, yahut cemaatte bu zamanda
bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi
(çürütmemesi) pek uzak, adeta kabil (mümkün)
görülmüyor. Ahir zamanda, Al-i Beyt-i Nebevi'nin
(asm) (Peygamberimiz'in soyunun) cemaat-i nuraniyesini (nurani
cemaatini) temsil eden HAZRET-İ MEHDİ DE VE CEMAATİNDEKİ
ŞAHS-I MANEVİDE ancak içtima edebilir (toplanabilir).
(Kastamonu Lahikası, s. 139) (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 186)
Bediüzzaman'ın bu sözünde de Hz. Mehdi ve cemaaatinin
şahs-ı manevisi yine "ve" ifadesiyle
birbirinden ayrılmıştır. Bu izahtan Hz. Mehdi
ve şahs-ı manevinin iki ayrı kavramı temsil
ettiği anlaşılmaktadır. "Hz. Mehdi'nin
cemaatindeki bir şahs-ı manevi"den bahsedilmekte, "Hz. Mehdi" ise bu kavramın dışında
tutularak ayrıca zikredilmektedir. Demek Kİ Hz. Mehdi'nin
bir şahs-ı manevisi olacak ancak kendisi de ayrıca
bu şahs-ı manevinin başında bulunacaktır.
23) . MEHDİ-İ
AL-İ RESUL'ÜN TEMSİL ETTİĞİ KUDSİ
CEMAATİNİN ŞAHS-I MANEVİSİNİN üç vazifesi var. (Emirdağ Lahikası-1, s. 265)
Bediüzzaman'ın bu sözünde ise, Hz. Mehdi'nin cemaatinin
şahs-ı manevisinin yerine getireceği üç büyük
vazifeden bahsedilmektedir. Bu cemaatin şahs-ı manevisini
temsil eden, başlarındaki Kİşi ise Hz. Mehdi'dir. Ama
bu görevi, bu kudsi cemaatin şahs-ı manevisi yerine
getirmektedir. Bediüzzaman'ın bu açıklaması
da yine Hz. Mehdi'nin "şahs-ı manevisi"nin
ve "zatının" iki ayrı kavram olarak ele
alındığını göstermektedir.
Batın tefsircilerine göre:
Yukarıda sadece bir kısmına yer verilen sözlerinde
Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi'den bir şahıs olarak
bahsettiği çok açık olarak görülebilmektedir.
Bediüzzaman Hz. Mehdi için açıkça "zat", "şahıs" gibi ifadeler kullanmaktadır.
Ancak ne var Kİ batın tefsircileri, Bediüzzaman'ın
bu net açıklamalarını delil olarak kabul etmemekte,
Hz. Mehdi sadece bir şahs-ı manevidir demektedirler. Bu düşünceleri
için ise ortaya hiçbir delil sunmamakta, sadece Bediüzzaman'ın
batıni tefsir mantığıyla yanlış
şekillerde yorumladıkları sözlerini öne
sürmektedirler. Hatta söz konusu Kİşilerin bu konular
açıldığında kullandıkları
kalıplaşmış bazı cevap şekilleri
vardır. Örneğin "Ahir zamanda Hz. Mehdi adında
bir şahıs gelecek mi?" diye bir soru sorulduğunda
şöyle bir cevap verilir: "Hayır, Hz. Mehdi gelmeyecek;
şahs-ı manevisi gelecek" ya da "Hz. Mehdi zaten
gelmiştir. Çünkü Mehdilik bir şahs-ı
manevidir; çıkacak Mehdi budur. Şu anda da bu şahs-ı
manevi mevcuttur." Aynı şekilde Hz. İsa için
de "Hz. İsa yeryüzüne ikinci kez gelecek mi?"
diye bir soru sorulduğunda "Hayır, Hz. İsa gelmeyecek;
Hz. İsa'nın kendisi yeryüzüne inmeyecek, şahs-ı
manevisi yeryüzünde olacak" denir. Ya da "Hz. İsa'nın
da Hz. Mehdi'nin de şahs-ı manevisi zaten gelmiştir"
gibi açıklamalar yapılır. Kimileri de "Bediüzzaman
eserlerinde, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin geleceği konusunda net
açıklamalar yapmamıştır" gibi sözlerle,
bu düşüncelerini Bediüzzaman'ın sözleriyle
delillendirmeye çalışırlar.
Oysa bu bakış açısı son derece yanlış
ve hatalıdır. Çünkü Bediüzzaman, Hz.
İsa ve Hz. Mehdi ile ilgili sözlerinde bu konuyu çok
net ifadelerle açıklamış; ahir zamanda beklenen
bu Kİşilerin bir şahs-ı manevi olmadığını,
birer şahıs olarak ortaya çıkacaklarını
açık bir şekilde belirtmiştir.
Bediüzzaman'ın bu sözlerine rağmen ısrarla
Hz. Mehdi'nin bir şahs-ı manevi olacağının
öne sürülmesi ise elbette Kİ, söz konusu Kİşilerin
birtakım endişelerle hareket etmelerinden kaynaklanmaktadır.
Bunlar arasında bir başka şahsın Bediüzzaman'dan
daha üstün bir makam sahibi olması, Risaleler'den daha
etkili eserler yazılması, sahte Mehdilerin çıkma
ihtimali ya da Mehdi'nin çıkmaması durumunda sükut-u
hayale uğrama korkusu, kurulu düzenin bozulması, çıkar
yada itibar kaybına uğramak gibi endişeler sayılabilir.
Hz. Mehdi'nin, bir şahs-ı manevi olacağı fikri
yaygınlaştırıldığı takdirde
ise, Mehdi beklentisi de ortadan kalkacaktır. Mevcut düzen
bozulmayacak, ileride Bediüzzaman'ın sözlerinin yanlış
çıkması korkusu olmayacak, Hz. Mehdi'nin gelmemesi
ihtimalinde de hayal kırıklığı yaşanmayacaktır.
Oysa Kİ temelde Bediüzzaman'ın da belirttiği gibi, tamamen
iman zayıflığından ve Hz. Mehdi inancının
güçlü olmamasından kaynaklanan bu kuruntular tümüyle
yersizdir. Hadislerde ve Bediüzzaman'ın sözlerinde Hz.
Mehdi'nin vesile olacağı bildirilen olaylara Allah Kuran ayetleriyle
de işaret etmiştir. İslam ahlakını tüm
yeryüzüne hakim kılacağını, bundan
1400 sene önce Allah Kuran'da müminlere müjdelemiştir.
Allah'ın vaadi haktır. Kaderde Allah bunu kimin vesilesiyle
gerçekleştirirse, bu Kİşi Hz. Mehdi olacaktır.
Allah, İslam ahlakını tüm dünyaya hakim
kılacağını, inanan kullarını güç
ve iktidar sahibi kılacağını vadetmiştir.
Allah'ın izniyle bu vaad gerçekleşecektir. Allah'ın
adetullahında Kuran ahlakının hakimiyeti vardır.
Ve yine bu adetullaha göre, bu hakimiyette mümin topluluğunun
başında bir lider olması gerekmektedir. Bu şahsa
Mehdi denmiştir. Ancak asıl önemli olan bu şahsa
ne isim verildiği değildir. Bu Kİşi farklı şekillerde
adlandırabilir. Ancak kesin olan Allah'ın bu vaadinin gerçekleşeceği
ve bu olaya vesile olacak ve müminlere önderlik edecek bir şahsın
var olacağıdır.
4- Bediüzzaman "Hz. İsa
gelecektir" demektedir; tefsircilerin bir kısmı,
"Hz. İsa geldi, öldü, hatta gömüldü"
demekte, diğer bir kısım tefsirciler de "Hz. İsa
şahs-ı manevidir" demektedir.
Bediüzzaman'a göre:
Bediüzzaman eserlerinde Hz. İsa'nın bir şahıs
olarak ikinci kez yeryüzüne geleceğini pek çok delil
vererek açıklamıştır. Bediüzzaman'ın
bu açıklamalarına göre Hz. İsa yeryüzüne
tekrar geldiğinde, önceki gelişinde olduğu gibi yine
ona yakın Kİşilerden oluşan bir cemaati olacak ve başlarında
da Hz. İsa olacaktır. Bu cemaat Hz. İsa'nın
şahs-ı manevisini oluşturacak, ancak tarih boyunca
gönderilmiş olan tüm elçilerde olduğu gibi,
başlarında da bir lider olarak Hz. İsa bizzat bulunacaktır.
Bediüzzaman, bu konuyu açıklayan sözlerinden birinde
Hz. İsa'nın bir şahs-ı manevi değil, bir
şahıs olduğunu şöyle ifade etmektedir:
... alem-i semavatta (gökler aleminde) CiSM-İ BEŞERİSİYLE (insani
cismiyle) bulunan ŞAHS-I İSA ALEYHİSSELAM, o din-i hak cereyanının (Hak dinin) başına
geçeceğini.... (Mektubat, s. 60)
Bediüzzaman Hz. İsa'nın ikinci kez yeryüzüne
insani bedeniyle geleceğini ve hak dinin başına bizzat
geçeceğini ifade etmektedir. Bunun yanı sıra
Bediüzzaman, Hz. İsa'nın Deccal ile olan mücadelesini
anlattığı sözlerinde de bir şahs-ı
manevi ile bir diğer şahs-ı manevi arasında yaşanacak
bir konudan değil; Hz. İsa'nın direk şahsıyla
Deccal'in şahsına karşı yapacağı
bir mücadeleden bahsetmektedir:
... Elcevap: Hadîs-i sahihte (doğruluğu kesin olan hadiste)
rivayet edilen: "Hazret-i İsa Aleyhisselam'ın
geleceğini ve Şeriat-ı İslamiye ile amel edeceğini,
Deccal'ı yok edeceğini" imanı zaîf
(zayıf) olanlar istib'ad ediyorlar (ihtimal vermiyorlar, uzak görüyorlar,
olmayacak sanıyorlar). Onun hakikatı izah edilse, hiç
istib'ad (uzak görünecek) yeri kalmaz. (Mektubat, s. 58-59)
Bir başka sözünde ise Bediüzzaman Deccal'in etkisinin
ancak mucize sahibi bir peygamber tarafından ortadan kaldırılabileceğini
belirterek, Hz. İsa'nın bir şahs-ı manevi değil, "mucizeler gösterecek özelliklere sahip bir şahıs
olacağını" bir kez daha açıkça
ifade etmiştir:
... ancak harika ve MU'CİZATLI (mucizeler
sahibi) VE UMUMUN MAKBULÜ (umumun kabul ettiği) BİR ZAT olabilir Kİ: O ZAT, en
ziyade alakadar ve ekser (birçok) insanların peygamberi
olan HAZRETİ İSA ALEYHİSSELAM'dır.....
(Şualar, s. 463)
Batın tefsircilerine göre:
Bediüzzaman Hz. İsa'nın ikinci kez yeryüzüne
gelişini birçok sözünde açıkça
müjdelemiştir. Ancak kimi çevreler çeşitli
nedenlerden dolayı Hz. İsa'nın bir şahıs
olarak geleceğini kabullenmek istememekte ve bu amaçla Bediüzzaman'ın
sözlerini tefsir adı altında yanlış şekillerde
yorumlamaya çalışmaktadırlar.
Bilindiği gibi Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde Hz. Mehdi'nin ve
Hz. İsa'nın aynı dönemde ortaya çıkacakları
ve biraraya gelecekleri haber verilmektedir. Hz. İsa ve Hz. Mehdi,
Deccal'in kurduğu inkara dayalı fikir sistemine karşı
birlikte mücadele edecek, yedi sene birlikte hüküm sürecek
ve İslam ahlakını tüm dünyaya birlikte
hakim kılacaklardır. Hz. Mehdi'nin geçmişte
çıktığını iddia eden ya da Bediüzzaman'ın
Hz. Mehdi olduğunu öne süren bazı kimseler ise, bu
konuya açıklık getirmekte bazı zorluklarla
karşılaşmaktadırlar. Çünkü
Hz. İsa henüz ortaya çıkmamıştır.
Hadislerde ve Bediüzzaman'ın eserlerinde belirtildiği
şekilde birlikte namaz kılmamışlardır.
Ancak bu kimseler, Hz. Mehdi'nin geçmişte çıkmış
ve vefat etmiş olduğunu öne sürdükleri için,
böyle tarihi bir buluşmanın gerçekleşmesi
hiçbir şekilde söz konusu olmayacaktır. Dolayısıyla
hiçbir delile dayanmayan bu iddianın desteklenebilmesi ve
tevil edilebilmesi için, Hz. İsa ile ilgili de "batıni tefsir" adı altında gerçek
dışı birtakım iddialar ortaya atılmaktadır.
Hz. İsa'nın yalnızca bir ruh olarak geleceği,
Hristiyanlığı temsil eden bir şahs-ı manevi
olacağı ya da Bediüzzaman hayatta iken geldiği ve
vefat edip gömüldüğü gibi asılsız
fikirler öne sürülmektedir. Oysa Kİ Bediüzzaman eserlerinde
çok açık bir dille ve pek çok kez, Hz. İsa'nın
-cismi bedeniyle- "bir şahıs" olarak yeryüzüne geleceğini ifade etmiştir. Hz. İsa'nın "Hristiyan ruhanileriyle ittifak edeceğini, Deccal ile
mücadele ederek onu fikren etkisiz hale getireceğini" belirtmiştir.
Bediüzzaman'ın Hz. İsa'nın gelişi ile
ilgili çok açık sözlerine rağmen öne
sürülen bu gibi iddialar, büyük bir İslam aliminin
yazmış olduğu kitapların tamamını
kuşkulu hale getirecek çok yanlış uygulamalardır.
Bu gibi yanlış girişimlerin önlenmesi ise, - kendisinin
de pek çok kez vurguladığı gibi- Bediüzzaman'ın
gerçek fikirlerini öğrenebilmek için yalnızca
Risaleleri esas almanın önemini vurgulamakla mümkün
olacaktır.
5-Bediüzzaman "İslam ahlakı
dünyaya hakim olacaktır" demektedir; tefsirciler,
"bu zaten olmuş durumda" demektedirler. Bir kısmı
da, "Hz. Mehdi'nin şahs-ı manevisi bunu yapacaktır"
demektedir. "Peki bu olduğunda Müslüman aleminin başına
bir Kİşi geçmiş midir?" dendiğinde, "Hayır,
aynı anda çok Kİşi lider olabilir, şahs-ı
manevi lider olabilir, lidere gerek yoktur" türünden Hz.
Mehdi'yi red için çeşitli itiraz, tevil ve bahaneler
üretmektedirler.
Bediüzzaman'a göre:
İslam ahlakının yeryüzüne hakim olacağı,
Kuran-ı Kerim'de bildirilmiş olan hak bir vaaddir. Kuran'da
İslam ahlakının hakimiyetiyle ilgili bildirilmiş
olan ayetler son derece açıktır. Bunlardan bazıları
şöyledir:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde
bulunanlara vadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan
öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa,
ONLARI DA YERYüZüNDE GüÇ VE iKTiDAR
SAHiBi KILACAK, kendileri için seçip beğendiği
dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak
ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir...
(Nur Suresi, 55)
Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla
söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, Kendi nurunu tamamlayıcıdır;
kafirler hoş görmese bile. Elçilerini hidayet ve hak
din üzere gönderen O'dur. ÖYLE Kİ ONU (HAK DİN
OLAN İSLAM'I) BüTüN DİNLERE KARŞI üSTüN
KILACAKTIR; müşrikler hoş görmese bile. (Saf Suresi,
8-9)
Ağızlarıyla Allah'ın nurunu
söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi
nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler
istemese de O DİNİ (İSLAM'I) BüTüN DİNLERE
üSTüN KILMAK iÇiN ELÇiSiNi
HİDAYETLE VE HAK DİNLE GÖNDEREN O'DUR. (Tevbe Suresi,
32-33)
Kuran'da bildirildiği gibi, İslam ahlakının hakimiyeti
Allah'ın bir vaadidir. Rabbimiz bu vaadini muhakkak yerine getirecektir.
Ayrıca Kuran'da, mümin toplulukların mutlaka başlarında
bir lider bulunduğu bildirilmektedir. Her peygamber, nebi veya elçi,
gönderildikleri topluma önderlik yapmıştır.
Tarih boyunca tüm örneklerinde görüldüğü
gibi, hakimiyet döneminde de Müslümanların başlarında
onlara yol gösterecek bir liderleri mutlaka olacaktır. Peygamberimiz
(sav)'in mütevatir hadislerinde, bu dönemde İslam ahlakının
hakimiyetinde müminlerin liderinin "Hz. Mehdi" olacağı haber verilmiştir.
Bediüzzaman da Risale-i Nur Külliyatı'nda, Allah'ın
Kuran ayetlerinde bildirdiği bu müjdeye geniş yer vermiş,
İslam ahlakının Hz. Mehdi vesilesiyle hakim olacağını
belirtmiştir. Bediüzzaman'ın İslam ahlakının
tüm dünyaya hakim olacağını ifade ettiği
sözlerinden bazıları şöyledir:
1) ikinci vazifesi: HİLAFET-İ
MUHAMMEDİYE (A.S.M.) üNVANI İLE (Peygamberimiz
(sav)'in halifesi ünvanı ile) ŞEAİR-İ
İSLAMİYEYİ (İslam ahlakının
esaslarını) İHYA ETMEKTİR (yeniden canlandırmaktır) ALEM-İ İSLAM'IN
VAHDETİNİ (İslam aleminin birliğini) NOKTA-İ İSTİNAD EDİP (dayanak
noktası yapıp) beşeriyeti (insanlığı) maddi ve manevi tehlikelerden ve gadab-ı ilahi'den (Allah'ın azabından) kurtarmaktır... (Emirdağ
Lahikası, s. 259)
Bediüzzaman'ın açıklamalarına göre
Hz. Mehdi, İslam dünyasının lideri vasfıyla
halihazırda çeşitli gruplar halinde dağınık
olarak bulunan Müslümanları birleştirecek, İslam
ahlak ve faziletini, Peygamberimiz (sav)'in gerçek sünnetlerini
canlandıracaktır. İslam aleminin birliğini oluşturacak,
bu vesileyle insanlığı maddi ve manevi tehlikelerden
kurtaracak ve insanların Allah'ın gazabından sakınmalarına
vesile olacaktır. Bediüzzaman'ın burada kullandığı "İHYA ETMEK" kelimesi son derece önemlidir.
Bu kelime "yeniden hayata kavuşturmak" anlamındadır.
Hz. Mehdi bu görevi yerine getirerek İslam ahlakının
dünya çapında yaşanmasına vesile olacaktır.
2) O ZATIN İKİNCİ VAZİFESİ,
ŞERİATI (Kuran ahlakının
esaslarını ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini) İCRA
VE TATBİK ETMEKTİR (uygulamak ve yerine getirmektir).
(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9)
Bediüzzaman, bu sözünde de Hz. Mehdi'nin ikinci görevinin
Kuran ahlakının esaslarının tam olarak yaşanmasına
vesile olmak olduğunu açıklamaktadır. "İCRA VE TATBİK ETMEK", "uygulamak,
yürürlüğe sokmak, yerine getirmek" demektir.
Bediüzzaman da bu ifadeleriyle Hz. Mehdi'nin, Kuran ahlakının
gerekliliklerini ve esaslarını ve Peygamberimiz (sav)'in
sünnetini tüm insanlar arasında uygulamaya koyacağını
ve hayata geçireceğini belirtmektedir.
3) ... KADİR-İ
ZÜLCELAL (herşeye muktedir olan Yüce
Allah) HZ. MEHDİ İLE DE, ALEM-İ İSLAM'IN (İslam aleminin) ZULÜMATINI (zulüm devrini,
karanlığını) DAĞITABİLİR.
VE VA'DETMİŞTİR VAADİNİ ELBETTE YAPACAKTIR. (Mektubat, s. 411-412)
Bediüzzaman, Celal ve Kudret sahibi olan Rabbimiz'in, ahir zaman
alametlerinin şiddetlendiği dönemde Allah'ın, insanların
kurtuluşuna vesile olması için Peygamberimiz (sav)'in
soyundan nurani bir şahıs olan Hz. Mehdi'yi göndereceğini
ve onun ile dinsizlik ve zulüm devrini ortadan kaldıracağını
belirtmiştir. Hz. Mehdi, Allah'ın izniyle İslam dünyasının
karşı karşıya kaldığı zulüm
ve zorluklara son vermekle görevli Kİşi olacak ve çalışmalarıyla
Kuran ahlakını dünya çapında hakim kılacaktır.
Bediüzzaman, Allah'ın bu vaadinin hak olduğunu ve vaadini
mutlaka gerçekleştireceğini ifade etmiştir.
4) ... ahir zamanda
şeriat-ı Muhammediyeyi (Peygamberimiz (sav)'in sünnetini) ve hakikatı Furkaniyeyi (Kuran'ın esası
ve mahiyeti) ve Sünneti Ahmediyeyi (Peygamberimiz
(sav)'in sünnetini) ihya ile (yeniden canlandırmakla) ilan ile (herkese duyurmayla) icra ile (tatbik etmekle) başkumandanları olan Büyük
Mehdi'nin kemal-i adaletini (yüksek adaletini) ve
hakkaniyetini (hak ve adalete uygunluğunu, doğruluğunu) dünyaya göstermeleri gayet makul
olmakla beraber gayet lazım ve zaruri ve hayat-ı içtimaiyeyi
insaniyedeki (insanların toplum hayatındaki) düsturların
muktezasıdır (kuralların gereğidir). (Şualar,
s. 456)
Bediüzzaman bu sözünde Hz. Mehdi'nin, başkumandanlık
görevini üstlenerek ve Peygamberimiz (sav)'in soyundan gelen
Ehli Beyt'in yardımıyla tüm dünyaya adalet ve
hakkaniyet getireceğini bildirmektedir. Kuran hakikatlerinin ve Peygamberimiz
(sav)'in sünnetinin gereği gibi yaşandığı
dönem, Allah'ın izniyle Hz. Mehdi'yle birlikte başlayacak,
İslam ahlakı Hz. Mehdi vesiyesiyle tüm dünyada
hakim olacaktır.
Bediüzzaman'ın burada kullandığı "İHYA" kelimesinin anlamı, "YENİDEN
CANLANDIRMA"dır. Bediüzzaman'ın da belirttiği
gibi, Hz. Mehdi ahir zamanda Kuran'dan uzaklaşmış olan
insanların yeniden Kuran ahlakına göre yaşamalarına
vesile olacaktır.
"İLAN" kelimesinin anlamı ise, "HERKESE DUYURMA"dır. Bediüzzaman'ın
açıklamalarına göre Hz. Mehdi, Kuran'ın
hakikatlerini ve Kuran ahlakını herkesin görebileceği,
ulaşabileceği şekilde duyuracaktır. Kitle iletişim
araçlarını ve teknolojiyi çok iyi kullanacağı
anlaşılan Hz. Mehdi, İslam gerçeklerini çok
çeşitli ve hikmetli yöntemler kullanarak tüm dünyaya
açıkça gösterecek ve ilan edecektir.
"İCRA" kelimesinin anlamı da, "UYGULAMA"dır. Bediüzzaman bu sözleriyle
de Hz. Mehdi'nin, Kuran ahlakını tüm dünyada hakim
edeceğini ve tüm toplumlarda yaşanır hale getireceğini
belirtmektedir.
Bediüzzaman'ın burada Hz. Mehdi'nin faaliyetleri hakkında
üzerinde durduğu büyük çaplı hizmetler,
tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşecek
olaylardır. Bediüzzaman bunların hiçbirinin
kendisi hayatta iken gerçekleşmemiş olduğuna dikkat
çekmekte, ancak bu alemetlerin gerçekleşmesine vesile
olan Kİşinin Hz. Mehdi olabileceğini belirtmektedir.
5) Birinci vazife, maddi kuvvetle değil,
belki kuvvetli itikad (güçlü ve samimi bir iman)
ve ihlas (yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu gözetme)
ve sadakatle (kalpten bağlılıkla) olduğu halde, BU İKİNCİ VAZİFE, GAYET BüYüK
MADDİ BİR KUVVET VE HAKİMİYET LAZIM Kİ, O İKİNCİ VAZİFE TATBİK EDİLEBİLSİN (yerine getirilebilsin). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9)
Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin ikinci görevini ancak "BüYüK
BİR MADDİ KUVVET VE HAKİMİYETLE" gerçekleştirilebileceğini vurgulamıştır.
Bu güce sahip olacak tek Kİşi Hz. Mehdi'dir. Bediüzzaman,
Hz. Mehdi'nin bu vazifesini dünya çapında gerçekleştireceğini
hatırlatarak, onun sahip olacağı maddi kuvvet ve hakimiyetin
de çok büyük boyutlarda olacağına dikkat çekmiştir.
Peygamberimiz (sav)'in döneminden bu yana böyle bir güç
ve hakimiyet sağlanamamıştır. Bediüzzaman'ın
da dikkat çektiği gibi buradaki "hakimiyet" kavramı,
Hz. Mehdi'nin tüm Müslümanların manevi lideri olarak
İslam ahlakını bütün dünyaya hakim
kılacağını ifade etmektedir.
6) Böyle bir cemaat-ı azime
(Peygamber Efendimiz (sav)'in soyundan gelen büyük seyyidler
cemaati) içindeki mukaddes kuvveti tehyic edecek (harekete
geçirecek)
ve uyandıracak hadisat-ı azime (büyük olaylar)
vücuda geliyor (meydana geliyor). Elbette O KUVVET-İ
AZİMEDEKİ (büyük kuvvetteki) BİR
HAMİYET-İ ALİYE (yüce bir gayret) FEVERAN
EDECEK (harekete geçecek) ve HAZRETİ MEHDİ
BAŞINA GEÇİP, TARİK-I HAK (hak yola) VE HAKİKATE (gerçeğe) SEVK
EDECEK. (Mektubat, s. 473)
Bediüzzaman ahir zamanda Müslümanların çok
zorlu olaylarla karşı karşıya kalacağını
bildirmiştir. Bu ortam günümüzde yani ahir zamanda
meydana gelmektedir. Dünyanın birçok yerinde İslam'a
ve Müslümanlara karşı oluşturulan zorlu ortamlar,
Müslümanlar arasında İslami hamiyet duygusunu
artırmakta ve bu da Müslümanları çözüm
yolları aramaya sevk etmektedir. Bediüzzaman da bu sözleriyle
Hz. Mehdi'nin çıkışından önce gerçekleşecek
olan bu durumu hatırlatmaktadır.
Bediüzzaman, Müslümanlarda oluşan İslam'ı
koruma gayretinin artması sonucunda, Hz. Mehdi'nin Müslümanların
önderliğini üstlenerek, İslam ahlakını
tüm dünyada hakim kılacağı ve insanları "TARİK-I HAK VE HAKİKATE" yani "HAK YOLA VE GERÇEĞE" yönelteceğini
bildirmiştir.
7) O ZATIN üçüncü
vazifesi, hilafet-i İslamiye'yi (İslam halifeliğini)
ittihad-ı İslam'a bina ederek (İslam Birliği
üzerine kurarak), isevi ruhanileriyle (dindar Hristiyanlarla
ve Hristiyan alimleriyle) ittifak edip (iş birliği ve dayanışma
içerisine girerek) din-i İslam'a (İslam dinine) hizmet
etmektir. BU VAZİFE, PEK BüYüK BİR SALTANAT
VE KUVVET ve milyonlar fedakarlarla (milyonların fedakarane
katılımıyla) TATBİK EDİLEBiLiR (yerine getirilebilir). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9)
Bediüzzaman, İslam Birliği ile Müslüman ve Hristiyan
dünyasının hak din adına ittifak etmesi gibi
büyük bir olayın ancak üç şartın
oluşmasıyla gerçekleşebileceğine dikkat
çekmiştir. Bediüzzaman "PEK BüYüK
BİR SALTANAT VE KUVVET" sözleriyle bu şartlardan
ikisini açıklamaktadır. "Saltanat" kavramı, güç ve yetki ifade eden bir kelimedir. "KUVVET" kavramı ise "istediği
şeyi icra edebilme gücü yani yetki"yi tanımlamaktadır.
Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin İslam Birliği'ni oluşturup
bu birliğin liderliğini üstleneceğini ve "pek
büyük bir kuvvet ve yetkiye sahip olacağını" bildirmiştir. Bediüzzaman'ın "PEK
BüYüK" sözleri, Hz. Mehdi'nin sahip olacağı
bu kuvvetin ve saltanatın çapının büyüklüğünü
ifade etmektedir. Bediüzzaman bu sözleriyle Allah'ın
izniyle Hz. Mehdi'nin İslam ahlakını tüm dünyaya
hakim kılacağını belirtmektedir.
8) EVET ÜMİTVAR
OLUNUZ! ŞU İSTİKBAL İNKILABI İÇERİSİNDE
EN YüKSEK GÜR SADA, İSLAM'IN SADASI OLACAKTIR.
(Tarihçe-i Hayat s. 133), (Hizmet Rehberi s. 239)
Bu sözünde de Bediüzzaman yine İslam ahlakının
tüm dünyada hakim olacağını söylemekte,
tüm Müslümanları bu tarihi olay ile müjdelemektedir.
Batın tefsircilerine göre:
Bediüzzaman, burada sadece bir kısmına yer verdiğimiz
sözlerinde, İslam ahlakının Hz. Mehdi vesilesiyle
tüm dünyada hakim olacağını açıkça
bildirmektedir. Batın tefsircileri ise Bediüzzaman'ın
bu önemli müjdelerini göz ardı etmekte ve bu konuyu
çeşitli şekillerde tevil etmektedirler. Hiçbir
delile dayandırılmaksızın öne sürülen
bu konudaki fikirlerden bazılarını şöyle
sıralayabiliriz:
1-Batın tefsircileri "İslam
ahlakının hakimiyeti zaten oluşmuş durumdadır" demektedirler:
İslam ahlakının tüm dünyaya hakim olması
gibi tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşecek
bir durum ne Bediüzzaman'ın yaşadığı
dönemde ne de ondan önceki müceddidlerin döneminde
gerçekleşmemiştir.
2-"Peki İslam ahlakı hakim olduğunda
Müslüman aleminin başına bir Kİşi geçmiş
midir?" dendiğinde, "Hayır, aynı anda çok
Kİşi lider olabilir, şahs-ı manevi lider olabilir ya
da lidere gerek yoktur" türünden Hz. Mehdi'yi red için
çeşitli itiraz, tevil ve bahaneler üretmektedirler:
İslam ahlakının dünya hakimiyetinin gerçekleştiğini
öne süren bu kimseler, elbette Kİ açıklamakta
zorlandıkları bir hususla karşı karşıyadırlar.
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde ve bugüne kadar gelmiş
geçmiş tüm ehl-i sünnet alimlerinin izahlarında,
bu hakimiyetin başında bir lider olarak Hz. Mehdi'nin bulunacağı
haber verilmektedir. Bediüzzaman'ın açıklamalarında
da bu konu aynı şekilde izah edilmiştir. Bu durum aynı
zamanda Allah'ın Kuran'da bildirdiği adetullahının
da bir gereğidir. Tarih boyunca yaşamış olan her
Müslüman topluluğun başında bir lider olmuştur.
Hiçbir elçi ya da peygamber, müceddid ya da müçtehid
bir şahs-ı manevi olmamıştır. Her biri
Allah'ın görevlendirdiği birer şahıs olarak
insanları din ahlakını yaşamaya davet etmişlerdir.
Ahir zamanda da Allah'ın bu adetullahı değişmeyecek,
Hz. Mehdi de hadislerde ve İslam alimlerinin eserlerinde bildirildiği
gibi bir şahıs olacaktır.
Tüm bu bilgiler, bir kısım şahısların
öne sürdükleri "lidere gerek yoktur" ya da "şahs-ı
manevi lider olacaktır" gibi tevillerin geçersizliğini
açıkça ortaya koymaktadır.
3-Batın tefsircileri "bu görevi
Hz. Mehdi'nin şahs-ı manevisi yapacaktır" demektedirler:
Bediüzzaman'a
Mehdilik zannıyla yaklaşan kimseler, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde,
Bediüzzaman'ın da eserlerinde açıklamış olduğu Hz. Mehdi'nin ikinci
ve üçüncü görevlerinin yerine getirilmemiş olması konusuna bir açıklama
getirememektedirler. Zira Bediüzzaman ömrünü İslam'a
hizmete adamış, bu uğurda her türlü fedakarlığı
göze alarak imani yönde çok büyük bir hizmette
bulunmuştur. Ancak hayatta olduğu sırada tüm Müslümanların
manevi lideri vasfını taşımamış,
İslam Birliği'ni kurmamış, Hristiyan dünyasıyla
ittifak yapmamış, Hz. İsa ile biraraya gelmemiş,
birlikte namaz kılmamış ve İslam ahlakının
tüm dünyaya hakim olmasına vesile olmamıştır.
Sözlerinde açıkladığı gibi, siyaset
ve saltanat aleminde Mehdilik görevini üstlenmemiştir.
Tüm dünyaya adalet ve hakkaniyet getirmemiş, tüm
Müslüman dünyası üzerindeki zulüm ve haksızlıkların
ortadan kaldırılmasına vesile olmamıştır.
işte Bediüzzaman'a Mehdiyet konusunda hüsn-ü zan
besleyen kimseler de bu gerçeklerin farkında oldukları
için bu konuyu kendilerince açıklamaya çalışmaktadırlar.
Bunun için de Bediüzzaman'ın sözlerine 'batıni
tefsir' adı altında birtakım yorumlar getirerek,
tüm bu görevleri Hz. Mehdi'nin değil, onun şahs-ı
manevisinin yani talebelerinin ve eserlerinin yapacağını
savunmaktadırlar.
Oysa bu bölümün 3. maddesinde Bediüzzaman'ın
sözleriyle delillendirilerek açıklandığı
gibi, Bediüzzaman eserlerinin hiçbir yerinde "Hz. Mehdi
bir şahs-ı manevi olacaktır" şeklinde bir
söz kullanmamıştır. Tam aksine Hz. Mehdi'den
her bir sözünde "zat ya da şahıs" gibi
ifadeleler ile bahsetmiştir. Ayrıca Hz. Mehdi'nin Hz. İsa'yla
birlikte namaz kılacaklarını belirtmiştir.
Bediüzzaman'ın bu açıklamaları görmezden
gelinerek, "Hz. Mehdi bir şahs-ı manevi olacaktır
ve İslam'ın hakimiyetini de bu şahs-ı manevi
sağlayacaktır" şeklinde bir çıkarım
yapabilmek hiçbir şekilde mümkün değildir.
4-Bediüzzaman, talebelerinin kendisine hüsn-ü
zanlarının bir hata ve karıştırma olduğunu
gerekçeleriyle izah etmiştir; tefsirciler, "tevazu ediyor,
kasten öyle söylüyor" demektedirler.
Bediüzzaman'a göre:
Ve ONUN ÜÇ BÜYÜK VAZİFESİ
OLACAK. (Emirdağ Lahikası, s. 260)
Bediüzzaman eserlerinde "Hz. Mehdi'nin bir veya iki
görevi değil, tam olarak ÜÇ GÖREVi
olduğunu" bildirmektedir. Bu üç görevi
birarada yerine getirmeyen şahısların ise ahir zamanın
Büyük Mehdisi olamayacağını ifade etmiştir.
Bediüzzaman'ın bu konudaki detaylı açıklamalarına
rağmen, bu önemli gerçek göz ardı edilerek
Bediüzzaman'ın Mehdi olabileceği yönünde bazı
fikirler öne sürülmektedir. Halbuki Bediüzzaman eserlerinde
bu konuya bizzat açıklık getirmiş, Mehdi olmadığını
sayfalar boyunca delilleriyle birlikte açıklamıştır.
Bu konudaki tüm bu açık beyanlarına rağmen
Risale-i Nur'a ve bu eserin yazarı olarak kendisine Mehdilik konusunda
hüsn-ü zan besleyenlere ise, bu düşüncelerinin "karıştırmadan kaynaklanan bir yanlışlık
olduğunu" söylemiştir:
"Risale-i Nur'un şahs-ı manevisini (cemaatini) haklı olarak Hz. Mehdi telakki ediyorlar (şahsi
bir görüş olarak kabul ediyorlar). O şahs-ı
manevinin de bir mümessili (temsilcisi), Nur şakirdlerinin (talebelerinin) tesanüdünden (dayanışmasından) gelen bir şahs-ı manevisi ve o şahs-ı
maneviden bir nevi mümessili (temsilcisi) olan
BİÇARE
TERCÜMANINI ZANNETTİKLERİNDEN, BAZEN O İSMİ (Hz. Mehdi ismini) ONA VERİYORLAR. Gerçi BU, BİR
İLTİBAS (karıştırma) BİR SEHİVDİR (hatadır, yanılmadır), fakat onlar onda mes'ul değiller. ÇÜNKİ ZİYADE
HüSN-ü ZAN, ESKİDEN BERİ CEREYAN EDİYOR
VE İTİRAZ EDİLMEZ. Ben de o kardeşlerimin pek
ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi dua ve bir temenni
ve Nur talebelerinin kemal-i itikadlarının (imanlarının
faziletinin) bir tereşşuhu (yansıması) gördüğümden onlara çok ilişmezdim... (Tılsımlar Mecmuası, s. 201) (Emirdağ Lahikası,
s. 248)
Bediüzzaman Risale-i Nur'un şahs-ı manevisinin ve bu
eserlerin yazarı olarak kendisinin kimi zaman Hz. Mehdi olabileceğinin
düşünüldüğünü, ancak bunun bir
karıştırma ve hata olduğunu belirtmiştir.
Bir başka sözünde ise bu düşünceye sahip
olan kimselerin iman hakikatlerini anlatma konusu yönünde bir
değerlendirme yaptıklarını, ancak Hz. Mehdi'nin
diğer iki vazifesi olan "İslam Birliği'nin
sağlanması, tüm İslam dünyasının
lideri olunması ve Hz. İsa ile birlikte İslam ahlakının
dünyaya hakim kılınmasının kendisinde
görünmediği hususunu dikkate almadıklarını" söylemiştir. Bundan dolayı da Risale-i
Nur'a ve kendisine yapılan Mehdilik yakıştırmasının
yalnızca bir "zan"dan ibaret olduğunu belirtmiştir:
... O GELECEK ZATA DAİR HABERLERİ VE İŞARETLERİ,
RİSALE-İ NUR'UN ŞAHS-I MANEVİSİNE HATTA
BAZEN TERCÜMANINA DA TATBİKE (uydurmaya) ÇALIŞMIŞLAR
ve Şeriatı ihya (Kuran ahlakının esaslarını
hatırlatarak yeniden hayata geçirme) ve hilafeti
tatbik olan ÇOK GENİŞ DAİREDE HÜKMEDEN
BU MÜHİM VAZİFESİNİ NAZARA ALMAMIŞLAR (göz önünde bulundurmamışlar). (Tılsımlar
Mecmuası, s. 168)
Bediüzzaman, bu sözüyle Hz. Mehdi'ye dair haber ve işaretlerin
Risale-i Nur cemaatiyle özdeşleştirilmeye çalışıldığını,
ancak bu benzetmenin Hz. Mehdi ile ilgili verilen bilgilere uygun düşmediğini
belirtmiştir. Bediüzzaman bu benzetmeyi yapan kimselerin Hz.
Mehdi'nin iki büyük ve önemli vazifesini göz ardı
ettikleri için böyle yanlış bir kanaate vardıklarını
ifade etmektedir. İslam Birliği'nin sağlanması ve
Hz. Mehdi'nin tüm Müslümanların liderliğini
üstlenmesi, Hristiyanlarla ittifak sağlanması ve Hz. İsa
ile birlikte Kuran ahlakının tüm yeryüzüne
hakim olması şu ana kadar henüz gerçekleşmemiştir.
Bediüzzaman da dahil olmak üzere, Peygamberimiz (sav)'den sonraki
dönemlerde gelen müceddidlerin hiçbiri bu büyük
görevleri yerine getirebilmiş değildir. Dolayısıyla
Bediüzzaman da bu gerçeği dile getirerek Risale-i Nur'un
şahs-ı manevisini Mehdilikle vasıflandıranların
yanıldıklarını ifade etmektedir. Nitekim bir
konuda bir Kİşiye hüsn-ü zan beslenmesi, bu düşüncenin
gerçeği yansıttığını gösteren
bir delil değildir. Zaten Bediüzzaman da Risaleler'inde bunu
dile getirmiştir.
Bunun yanı sıra Bediüzzaman sözlerinde Hz. Mehdi'nin
ayırt edici bir özelliği olarak "ÇOK
GENİŞ DAİREDE HÜKMETMESi"ne
dikkat çekmiştir. Hz. Mehdi'nin bu özelliği son
derece önemlidir. Hz. Mehdi görevlerini sadece belirli bir bölgede
yerine getirmeyecek, onun etki alanı çok geniş bir
dairede, yani dünya çapında olacaktır. Bediüzzaman, "dar daire" olarak ifade ettiği "küçük çaplı" uygulamaların
Müslümanları yanıltmaması gerektiğini
belirtmektedir. Hz. Mehdi'nin ikinci ve üçüncü görevlerini
geniş dairede gerçekleştireceğini hatırlatarak,
kendi şahsına ve Risale-i Nur'un şahs-ı manevisine
yapılan Mehdilik yakıştırmasının
yanlışlığını delilleriyle birlikte
açıklamaktadır.
Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi'nin yerine getireceğini belirttiği
görevler konusunda "ÇOK GENİŞ ÇAPLI
BİR HÜKMETME" yani "DÜNYA
ÇAPINDA" bir sonuç ise, daha önceden
de belirttiğimiz gibi, bugüne kadar gerçekleşmiş
değildir. Bu da Hz. Mehdi'nin geçmiş dönemde ortaya
çıkmış bir şahıs olmadığını
açıkça ortaya koymaktadır. Söz konusu
üç görevin dünya çapında yerine getirilmesi,
Allah'ın izniyle Hz. Mehdi'nin en önemli alametlerinden olacak
ve onu tüm insanlara tanıtacaktır.
Bediüzzaman sözlerinde pek çok kez, ne önceki yüzyıllarda
gelen müceddidler zamanında ne de kendi yaşadığı
dönemde, Hz. Mehdi'nin üç görevinin birarada yerine
getirilemediğini ve bunu ancak Hz. Mehdi'nin gerçekleştirebileceğini
belirtmiştir. Bediüzzaman'ın bu konuyu açıklayan
sözlerinden biri şöyledir:
Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Hz.
Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş. Fakat HER BİRİ
üÇ VAZİFELERDEN BİRİSİNİ
BİR CİHETTE (açıdan) YAPMASI
İTİBARIYLA (nedeniyle) AHİR ZAMANIN
BÜYÜK MEHDİSİ ÜNVANINI ALMAMIŞLAR. (Emirdağ Lahikası, s. 260)
Batın tefsircilerine göre:
Bediüzzaman sözlerinde kendisine ve Risale-i Nur'a Mehdilik
yakıştırmasında bulunan kimselerin yanıldıklarını
belirtmekte ve bunun nedenlerini delillendirmektedir. Ancak Bediüzzaman'ın
bu konuya açıklık getiren bu sözleri göz
ardı edilmekte ve çeşitli tevil yöntemleriyle
tefsir edilmeye çalışılmaktadır. Bediüzzaman'ın
kendisine yöneltilen Mehdilik yakıştırmasını
kabul etmemesinin tevazudan kaynaklandığı ya da bunun,
Bediüzzaman'ın Mehdiliğini gizlemek için kasıtlı
olarak yaptığı bir taktik olduğu öne sürülmektedir.
Ancak bu konuda pek çok yanılgı söz konusudur.
Herşeyden önce Bediüzzaman'ın, sadece tevazu için,
inanmadığı bir şeyi Risaleleri'ne koydurtması
mümkün değildir. üstelik inanmadığı
ve tüm Müslümanların yanlış bilgilendirilmesine
neden olacak böyle bir konuyu gizleyebilmek için, sadece taktik
amaçlı olarak, yüzlerce sayfa boyunca yazı yazması,
Hz. Mehdi olmadığını anlatabilmek için
onlarca delil vermesi söz konusu değildir. Bediüzzaman Said
Nursi Hazretleri'nin dürüstlüğü ve doğru sözden
asla ayrılmayışı onun tüm hayatına
hakim olan çok önemli bir özelliğidir. Allah korkusu
son derece şiddetli olan Bediüzzaman gibi samimi bir şahsın,
yalan söyleyerek tüm toplumu yanılttığını
söylemek, hiçbir şekilde kabul edilebilir bir yaklaşım
değildir. Bediüzzaman, mahkemelerde bile doğru söylemesiyle
ve dürüstlüğüyle bilinmektedir. istiklal
Mahkemeleri'nde bile bu özelliğinden hiçbir şekilde
ayrılmamış, daima doğruları söylemiştir.
Doğru söylediği için karşılaşabileceği
hiçbir zorluktan korkmadığını ise mahkeme
müdafaalarında geçen bir sözünde "... Başım gövdemden ayrılmadıkça
veya boynuma ip takılıp asılmadıkça
bu teklifinizi bana tatbik edemezsiniz!" (Bediüzzaman
ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaaları, s. 379) diyerek
ifade etmiştir.
7-Bediüzzaman, "Hz. Mehdi ileride gelecek" demektedir; tefsirciler, "geldi geçti" demektedirler.
Bediüzzaman'a göre:
Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı'nın çeşitli
bölümlerinde, "Hz. Mehdi'nin ileride gelecek bir
şahıs olduğunu" açıkça
ifade etmiştir. Bediüzzaman'ın bu konuyu açıklayan
sözlerinden bazıları şöyledir:
1) İSTİKBAL-İ DÜNYEVİYEDE (dünyanın geleceğinde) 1400 SENE SONRA GELECEK
BİR HAKİKATİ ASIRLARINDA KARİB (yakın) ZANNETMİŞLER. (Sözler, s. 318)
Bediüzzaman bu sözüyle, İslam tarihinde daha önce
de birçok Kİşinin, Hz. Mehdi'nin geliş tarihi
ile ilgili
çeşitli kanaatlere kapıldıklarını
ve bu mübarek zatın "kendi yaşadıkları
yüzyıla yakın" bir tarihte ya da kendi dönemlerinde
geleceğini sandıklarını belirtmiştir. Ancak
Bediüzzaman "KARİB (YAKIN) ZANNETMİŞLER" diyerek söz konusu Kİşilerin Hz. Mehdi'nin önceki
tarihlerde çıkmış olabileceğini düşünmekle
yalnızca bir "zanda bulunduklarını" ancak yanıldıklarını hatırlatmıştır.
Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin Peygamberimiz (sav)'den "1400
SENE SONRA" geleceğini haber vermiştir.
Dikkat edilirse Bediüzzaman burada "Hz. Mehdi geldi
ya da gelmiş" dememekte, "gelecek zaman" belirten bir kelime kullanmakta ve "GELECEK" demektedir. Ayrıca ne 1373, ne 1378 ne 1398 ne de başka bir
tarih vermemiş tam olarak 1400 yıl sonrasından bahsetmiştir.
Bu tarih Miladi 1980 yılına denk gelmektedir. Hicri 13.
yüzyılın müceddidi olarak Hicri 14. yüzyıla
kadar müceddidlik görevini yerine getiren Bediüzzaman,
Hicri 1379 yani Miladi olarak 1960 yılında vefat etmiştir.
Dolayısıyla Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin gelişi
için kendi yaşadığı dönemden çok
ileriki bir tarihi belirtmektedir. Bediüzzaman bu açıklamasıyla,
açık ve kesin bir tarih vererek kendisinin Hz. Mehdi olmadığını
ifade etmekte, Hz. Mehdi'nin kendi vefatından yaklaşık
20 sene kadar sonra geleceğini müjdelemektedir.
Bediüzzaman bu sözüyle ayrıca, Hz. Mehdi'nin gelişinden
önce Mehdi olduğu sanılan şahısların
aksine, "1400 sene sonra gelecek olan Mehdi'nin bir HAKİKAT" olacağını belirtmiştir. Yani bu kutlu zatın,
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde müjdelediği tüm özelliklere
sahip olan "GERÇEK MEHDİ" olacağını
ve bu özellikleriyle Mehdi sanılan Kİşilerden ayırt
edilip tanınacağını hatırlatmıştır.
Bediüzzaman ayrıca Risaleleri'nde Peygamberimiz (sav)'in hadislerine
dayanarak "her yüz yıl başında bir
müceddid gönderileceğini" hatırlatmıştır.
Bediüzzaman "1400 YIL SONRA" tarihini
vererek aynı zamanda "14. ve 15. yüzyıllar
arasında görev yapacak olan müceddidin de Hz. Mehdi olduğunu" haber vermektedir.
2) Hem şu sırdandır Kİ; MEHDİ,
SÜFYAN GİBİ AHİR ZAMANDA GELECEK EŞHASLARI çok zaman evvel hatta tabiin (Peygamberimiz (sav)'i sağ
iken görmüş olan müminlerle, yani Ashab'la görüşmüş
ve onlardan ders almış olan salih Müslümanlar)
zamanında onları beklemişler yetişmek emelinde
bulunmuşlar." (Sözler, s. 358)
Bediüzzaman bu sözünde kullandığı, gelecek
zaman belirten bir fiil olan "gelecek" kelimesiyle
Hz. Mehdi'nin "ilerideki bir tarihte gelecek bir şahıs
olduğunu" bir kez daha vurgulamıştır.
Bediüzzaman bu yolla, yaşadığı dönemde
Hz. Mehdi'nin henüz gelmemiş olduğunu açık
bir şekilde ifade etmektedir.
3) Hakiki beklenilen ve BİR ASIR SONRA
GELECEK O ZAT dahi bu zamanda gelse... (Kastamonu Lahikası,
s. 57)
Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin henüz gelmediğini; Müslümanlar
tarafından beklendiğini ve kendi yaşadığı
devirden bir asır sonra geleceğini bildirmektedir.
Bediüzzaman, "HAKİKİ BEKLENİLEN" sözleriyle Hz. Mehdi'nin "HENÜZ BEKLENDİĞİNİ" ifade etmektedir. Kuşkusuz Kİ eğer Bediüzzaman
Hz. Mehdi'nin kendi yaşadığı dönemde gelmiş
olduğunu düşünüyor olsaydı, bu ifadeyi
kullanmazdı. "Hakiki beklenilen" yerine "gelmiş
olan" veya "gelen" derdi. Ancak böyle bir
sözü Risaleler'in hiçbir bölümünde kullanmamıştır.
Tam aksine Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin henüz gelmediğini
ve gelmesinin tüm İslam alemi tarafından beklendiğini
açıkça ifade etmektedir. Açıktır
Kİ Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin kendisinden sonraki bir dönemde
ve mutlaka geleceği konusunda kesin bir kanaat taşımakta
ve bunu ısrarla dile getirmektedir.
Bunun yanı sıra Bediüzzaman
burada kullandığı "HAKİKİ" kelimesiyle de Hz. Mehdi'nin
gelişinin ne kadar kesin bir gerçek olduğunu belirtmektedir.
Ayrıca Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin sadece ileride geleceğini
belirtmemekte, bir de bu mübarek şahsın geliş
zamanını da müjdelemektedir. Hz. Mehdi'nin "KENDİSİNDEN BİR ASIR SONRA, YANİ HiCRi
1400'Lü YILLARDA" ortaya çıkacağını
haber vermektedir.
Kuşkusuz Kİ eğer Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin kendi döneminde
yaşadığını düşünseydi,
böyle uzak bir tarih vermez, aksini açıkça ifade
ederdi. Demek Kİ Bediüzzaman'ın bu konudaki kanaati hiçbir
itiraza yer bırakmayacak kadar kesindir.
4) O İLERİDE GELECEK ACİB (şaşılan, hayret uyandıran, benzeri görülmeyen) ŞAHSIN bir hizmetkarı ve ona yer hazır
edecek bir dümdarı (yardımcı kuvveti) ve o büyük
kumandanın pişdar bir neferi (önden giden bir askeri)
olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, s. 162)
Bediüzzaman bu sözünde de bir kez daha Hz. Mehdi'nin kendisinden
sonraki bir tarihte geleceğini belirtmiştir. Kendisinin, Hz.
Mehdi'den önceki devirde yaşadığını
ise, kendisini "Hz. Mehdi'nin öncüsü" olarak
niteleyerek ifade etmiştir.
Bediüzzaman burada da yine "gelmiş" veya "geldi"
gibi kendi dönemini ve öncesini kasteden ifadelere yer vermemiştir; "ileride gelecek" diyerek Hz. Mehdi'nin kendi
yaşadığı dönemden sonra geleceğini açıklamıştır.
Bediüzzaman bu sözüyle, kendi yaptığı
çalışmaların, Hz. Mehdi'ye zemin hazırlayacağını
ifade etmekte, kendisini bu mübarek zatın "HİZMETKARI" olarak nitelendirmektedir. Kuşkusuz Kİ bu son derece kesin bir açıklamadır.
Eğer Bediüzzaman'ın, kendisinin Hz. Mehdi olduğu yönünde
bir kanaati olsaydı, kendisini "Hz. Mehdi'nin hizmetkarı" olarak nitelendirmezdi. Çünkü "bir Kİşinin
aynı anda hem Hz. Mehdi hem de onun hizmetkarı olabilmesi" mümkün değildir. Dolayısıyla bu ifade açıkça
ortaya koymaktadır Kİ Bediüzzaman burada çok açık
bir şekilde Hz. Mehdi olmadığını belirtmiştir.
Bunun yanı sıra "DÜMDAR" kelimesi "yardımcı kuvvet" anlamına
gelmektedir. Bediüzzaman, bu sözüyle kendisini, asıl
mücadeleyi yürüten zata imkan hazırlayan yardımcı
kuvvetlere benzetmiştir. Bu şekilde kendisinden sonra gelecek
olan ve yapacağı büyük fikri mücadele ile İslam
ahlakının getirdiği tüm güzellikleri yeryüzüne
hakim edecek olan Hz. Mehdi'nin bir yardımcısı olduğunu
ifade etmektedir. Eğer Bediüzzaman kendisinin Hz. Mehdi olduğunu
düşünseydi kuşkusuz Kİ burada kendisini "Hz.
Mehdi'nin yardımcısı" olarak tanımlamazdı.
Çünkü "Hz. Mehdi'nin ve yardımcısının",
"birbirinden farklı, iki ayrı Kişi" olduğu
çok açıktır. Eğer Bediüzzaman "yardımcısıyım" diyorsa, bu onun, kendisinin Hz. Mehdi olmadığını
belirttiği çok açık bir ifadedir.
Bediüzzaman'ın burada kullandığı "PİŞDAR
BİR NEFER" ifadesi, "ÖNDEN GİDEN
ASKER" anlamını taşımaktadır.
Bediüzzaman bu sözüyle kendisini önden giden öncü
kuvvetlere benzetirken, Hz. Mehdi'nin kendisinden sonra geleceğini
bir kez daha vurgulamıştır. Eğer Bediüzzaman
kendisinin Hz. Mehdi olduğunu belirtmek isteseydi, kuşkusuz
Kİ böyle bir ifade kullanmazdı. Çünkü bu
ifade aksi yönde öne sürülebilecek tüm iddiaları
geçersiz kılmakta ve konuya kesin bir açıklık
kazandırmaktadır. Bediüzzaman "kendisini
ÖNDEN GİDEN" bir Kİşi olarak nitelendirmekle, "Hz. Mehdi'nin kendisinden SONRA GELEN" bir kimse olduğunu
netleştirmektedir.
Bediüzzaman burada ayrıca "BİR NEFER" yani asker kelimesini kullanarak, kendisinin Hz. Mehdi değil, onun
bir yardımcısı ve ona hizmet eden bir görevli
olduğunu bir kez daha ifade etmektedir. Bediüzzamanın
kendisini bir "HİZMETKARI, ÖNCÜSÜ" olarak vasıflandırdığı ve bu kadar övgüyle,
saygıyla bahsettiği Hz. Mehdi, tüm İslam alemi
tarafından asırlardır beklenmektedir. Bediüzzaman
da bu açıklamalarıyla, Hz. Mehdi'nin ahir zamanda,
Allah'ın izniyle, muhakkak ortaya çıkacağını
müminlere müjdelemektedir.
5) ... Bu hakikatdan anlaşılıyor
Kİ; SONRA GELECEK O MÜBAREK ZAT RİSALE-İ NUR'U
BİR PROGRAMI OLARAK NEŞR VE TATBİK EDECEK (yazma ve dağıtma yoluyla yayacak ve uygulayacak). (Sikke-i
Tasdik-i Gaybi, s. 9)
Bediüzzaman bu sözleriyle Hz. Mehdi'nin, önceki müceddidlerin
ve Bediüzzaman'ın yaşadığı dönemlerde
gelmediğini söylemiş; bu mübarek zatın bunların
hepsinden "SONRA" geleceğini ifade etmiştir.
Ayrıca Bediüzzaman bu durumu, yalnızca gelecek zaman
ifade eden bir fiil kullanarak değil, bunu bir de "SONRA" kelimesiyle destekleyerek çok kesin bir üslupla açıklamıştır.
Bediüzzaman bu sözünde de Risale-i Nur Külliyatı'nın,
Hz. Mehdi'nin, tebliğinde kullanacağı bir ön hazırlık
olduğunu belirtmiştir. Bediüzzaman, ortaya çıktığında
Hz. Mehdi'nin, Risaleleri hazır yazılmış olarak
bulacağını ve imanı kurtarma vazifesinde Risaleler'den
faydalanacağını belirtmiştir. Bediüzzaman
bu sözleriyle kendisinin Hz. Mehdi olmadığını,
Hz. Mehdi'nin "KENDİSİNDEN SONRAKİ DÖNEMDE
GELECEK BİR ŞAHIS OLDUĞUNU" bir kez daha
açıklığa kavuşturmuştur.
6) TA AHİR ZAMANDA, HAYATIN
GENİŞ DAİRESİNDE (dünya çapında)
ASIL SAHİPLERİ, YANİ MEHDİ VE ŞAKİRTLERİ
(talebeleri), CENAB-I HAKK'IN İZNİYLE GELİR, O DAİREYİ
GENİŞLETİR ve O TOHUMLAR SÜMBÜLLENiR.
BİZLER DE KABRİMİZDE SEYREDİP ALLAH'A ŞÜKREDERİZ. (Kastamonu Lahikası, s. 99)
Bediüzzaman bu sözünde bir kez daha Hz. Mehdi'nin kendisinden
sonraki bir dönemde ve ileriki bir tarihte geleceğini belirtmektedir.
Bediüzzaman, Hz. Mehdi ve talebelerini, Risale-i Nur'un asıl
sahipleri olarak nitelendirmekte, Risale-i Nur'un dar dairede yani sınırlı
bir kesim içerisinde başlattığı hizmeti,
daha ileriki bir tarihte gelecek olan bu mübarek şahsın
tamamlayacağını ve bunu dünya çapında
bir hizmete dönüştüreceğini müjdelemektedir.
Bediüzzaman burada kullandığı "TA
AHİR ZAMANDA" sözleriyle Hz. Mehdi'nin geleceği
zamanı belirtmektedir. Bediüzzaman bu ifadesiyle öncelikle
Hz. Mehdi'nin kendisinden "İLERİKİ BİR
TARİHTE" geleceğini dile getirmektedir. Bediüzzaman'ın
burada kullandığı "TA" kelimesi
ise bu konuya açıklık getiren önemli bir ifadedir. "TA" kelimesi uzaklık ifade eden bir
kelimedir. Bediüzzaman bu ekle, "ahir zamanın,
kendi yaşadığı dönemin çok daha ilerisinde,
daha uzakta bir zaman olduğunu" ifade etmektedir.
Bediüzzaman, Hz. Mehdi'den önce gelmiş, insanların
Allah'ın dininden uzaklaştığı bir ortamda
Kuran ahlakı ve iman hakikatleri üzerinde durarak çok
büyük bir imani hareket başlatmıştır. "O TOHUMLAR SÜMBÜLLENİR" sözleriyle,
bu büyük fikri mücadelesini tohum ekmeye benzetmektedir.
Sonradan Hz. Mehdi zamanında bu iman tohumlarının
sümbülleneceğini, yani Hz. Mehdi'nin Bediüzzaman'ın
başlattığı bu imani çalışmaları
genişleteceğini ve sonuca ulaştıracağını
ifade etmektedir. Bediüzzaman bu örneklendirmesiyle kendisinin
Hz. Mehdi'den önceki bir dönemde yaşadığını,
Hz. Mehdi'nin gelişinin ise kendisinden sonraki bir dönemde
gerçekleşeceğini açıkça ifade
etmektedir.
Bediüzzaman, "BİZLER DE KABRİMİZDEN
SEYREDİP" sözleriyle, ektiği iman tohumlarının
sümbülleneceği yani Hz. Mehdi'nin Kuran ahlakını
tüm dünyaya hakim kılacağı dönemde, kendisinin
vefat etmiş olacağını belirtmiştir. Bediüzzaman
bu sözüyle bir kez daha kendisinin Hz. Mehdi olmadığını,
onun gelip görevine başladığı dönemde
kendisinin hayatta olmayacağını hatırlatarak
ifade etmiştir.
Batın tefsircilerine göre:
Bediüzzaman, Hz. Mehdi'nin kendisinden ileriki bir tarihte geleceğini
pek çok kez ve çok açık ifadelerle açıklamıştır.
Ancak Bediüzzaman'ın sözlerinin anlaşılabilmesi
için Risaleler'deki sözlerin yeterli olmadığını
düşünenler, bu konuyu Risaleler'de anlatıldığı
şekilde kabul etmemektedirler. Hz. Mehdi'nin çoktan geldiğini
ve görevlerini yerine getirdiğini öne sürmektedirler.
Oysa bu düşünce hem Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde
verdiği haberlerle hem de Bediüzzaman'ın Risaleler'de
anlattıklarıyla tümüyle çelişmektedir.
Bir Kİşinin Hz. Mehdi'nin geçmiş dönemlerde çıkmış
olduğundan bahsedebilmesi için; bu şahsın Müslümanların
halifesi yani manevi lideri vasfıyla tüm dünya Müslümanları
arasında İslam Birliği'ni kurduğundan, bu birlik
vesilesiyle Hristiyan dünyasıyla dinsizliğe karşı
ittifak yaptığından ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetlerini
canlandırıp, dini tüm batıl inanç ve
uygulamalardan arındırıp, Hz. İsa ile birlikte,
İslam ahlakını tüm yeryüzüne hakim
kıldığından da bahsedebilmesi gerekir. Ancak
bu olayların hiçbiri henüz gerçekleşmediğine
göre, bu iddiayla ortaya çıkan kimselerin yanıldıkları
da çok açık bir şekilde görülmektedir.
8-Bediüzzaman, "Mehdi'nin siyaset aleminde
de görevi olduğunu" söylemektedir; tefsirciler,
"Mehdi siyaset aleminde olmayacak" demektedirler.
Bediüzzaman'a göre:
Bediüzzaman hadislerde verilen bu bilgilere dayanarak, ahir zamanda
gelecek olan Hz. Mehdi'nin üç ayrı alanda birden Mehdilik
yapacağını yani, hem "SİYASET MEHDİSİ" hem "SALTANAT MEHDİSİ" hem de "DİYANET MEHDİSİ" olacağını
belirtmiştir. Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi'nin bu önemli
özelliğini açıkladığı sözlerinden
biri şöyledir:
Büyük Mehdi'nin çok vazifeleri var. Ve SİYASET
ALEMiNDE, DİYANET ALEMİNDE, SALTANAT ALEMİNDE,
MÜCADELE ALEMİNDE çok dairede icraatları olduğu
gibi..." (Şualar, s. 590)
Bediüzzaman bu sözleriyle, Hz. Mehdi'nin siyaset aleminde önemli
görevler üstleneceğini belirtmektedir. Hz. Mehdi'nin, "Peygamberimiz (sav)'in halifesi" yani "Müslümanların
manevi lideri" vasfını taşıyarak tüm
dünya Müslümanları arasında İslam
Birliği'ni kuracağını, Hristiyan alemiyle ittifak
oluşturacağını ve Hz. İsa ile birlikte,
İslam ahlakını tüm dünyada hakim kılacağını
bildirmektedir. Bediüzzaman'ın detaylı olarak açıkladığı
Hz. Mehdi'nin üstleneceği tüm bu görevler, Hz. Mehdi'nin "Peygamberimiz (sav)'in halifesi yani tüm dünya
Müslümanlarının manevi lideri" vasfını
taşıyacağını ve "idareci" konumunda olacağını açıkça ortaya
koymaktadır.
Müslümanları ilgilendiren her konuda çözüm
getirecek Kİşi olarak manevi liderleri Hz. Mehdi olacaktır. Hz. Mehdi'nin üstleneceği bu görevin ne şekilde adlandırıldığı
önemli değildir. Hz. Mehdi'nin ilgileneceği siyaset, 'Kuran ahlakı içerisindeki siyaset' olacaktır. Önemli olan Hz. Mehdi'nin yerine getireceği bu vazifenin "Kuran'ın
bir hükmü" olmasıdır. Kuran ahlakına
uygun siyaset"in anlamı "güzel ahlaklı,
şefkatli, merhametli olmak, adaletli davranmak, müminler arasında
birlik ve kardeşliği, barışı ve sosyal adaleti
sağlamak, adaletsizliği gidermek, zenginlik ve refahı sağlamaktır. Kuran'da Hz. Mehdi'nin yerine getireceği bu görev "İslam
ahlakının hakimiyeti" olarak müjdelenmektedir:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde
bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan
öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa,
onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi'
kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini
kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak
ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir...
(Nur Suresi, 55)
Hz. Mehdi de Kuran'ın bu hükmü gereği, tüm Müslümanların
huzurunu, birlik ve beraberliğini sağlayacak, İslam ahlakının
güzelliğini tüm dünyada yerleşik kılacaktır.
Bediüzzaman'ın da siyaset ve saltanat kavramlarıyla
kastettiği ana konu budur: "Hz. Mehdi'nin tüm dünya
Müslümanlarının liderliğini üstlenmesi
ve Kuran'da belirtilen bu hükme uygun olarak İslam dünyasının
menfaatleri yönünde faaliyetlerde bulunması"dır.
Tüm bunlar Kuran ahlakının ve Kuran ayetlerinin bir
gereğidir. Bediüzzaman'ın "o zatın
ikinci vazifesi, şeriatı (Kuran ahlakının
esaslarını ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini) icra
ve tatbik etmektir" (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9) sözleriyle belirttiği gibi, Hz. Mehdi de, Kuran ahlakının
gerekliliklerini uyguladığında, İslam Birliği'nin
oluşmaması, Hz. Mehdi'nin idareci vasfını taşımaması,
yetki sahibi olmaması ya da lider konumunda olmaması söz
konusu değildir. Zira tüm bunlar Allah'ın bütün
Müslümanları yaşamakla yükümlü kıldığı
hükümlerdir. Nitekim Bediüzzaman da Hz. Mehdi'nin bu vasıfları
taşıyacağını "Hilafet-i
Muhammediye (A.S.M.) (Peygamberimiz (sav)'in halifesi) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi (İslam
ahlakının esaslarını) ihya etmektir (yeniden canlandırmaktır)." (Emirdağ Lahikası,
s. 259) sözleriyle ifade etmektedir.
Bir ayette Allah Müslümanlara, içlerindeki "emir
sahiplerine" uymalarını şöyle bildirmektedir:
Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden
olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa
düşerseniz, artık onu Allah'a ve elçisine döndürün.
Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız.
Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha
güzeldir. (Nisa Suresi, 59)
Bu ayet gibi Kuran'da, Müslümanların, Allah'ın
kendilerini dünyada ve ahirette kurtuluşa ulaştırması
için göndermiş olduğu elçilere uymalarıyla
ilgili çok fazla ayet yer almaktadır. işte
Bediüzzaman'ın, "siyaset aleminde, diyanet aleminde,
salatanat aleminde ve mücadele aleminde çok dairede icraatları
olduğu gibi" sözleriyle Hz. Mehdi için kastettiği
siyaset anlayışı da budur. Bediüzzaman bu sözlerinde
yer alan "siyaset ve saltanat" kavramlarıyla Hz. Mehdi'nin,
Kuran'ın bu hükmünü ne şekilde yerine getireceğini
açıklamaktadır.
Nitekim Risaleler'deki Hz. Mehdi'nin görevlerinin açıklandığı
sözler dikkatlice incelendiğinde, Bediüzzaman'ın
bu sözleriyle ne kastetmiş olduğu kolaylıkla anlaşılmakta;
Hz. Mehdi'nin siyaset ve saltanat alanında pek çok görev
üstleneceği açıkça görülmektedir.
Batın tefsircilerine göre:
Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin siyaset alanında önemli görevleri
olacağını açıkça ifade etmiştir.
Batın tefsircileri ise, Bediüzzaman'ın bu açık
ifadelerini kabul etmemektedirler. Hz. Mehdi'nin siyaset alanında
bir görev üstlenmeyeceğini, yalnızca iman hakikatleri
üzerine faaliyetlerde bulunacağını öne sürmektedirler.
Oysa Kİ hiçbir delile dayandırılmayan bu düşünce,
Bediüzzaman'ın Risaleler'de yüzlerce sayfa boyunca anlattığı
bilgilerle tamamen çelişmektedir. Zira önceki satırlarda
açıklandığı gibi Bediüzzaman, eserlerinde
Hz. Mehdi'nin yerine getireceği üç büyük görev
hakkında geniş bilgi vermiş ve Hz. Mehdi'nin "siyaset
alanında Mehdilik görevini ne şekilde yerine getireceğini" detaylı olarak anlatmıştır. Bu sözlerinde
Hz. Mehdi'nin "İslam ahlakını tüm
dünyaya hakim kılacağını, Müslümanların
manevi liderliğini üstlenerek İslam Birliği'ni sağlayacağını,
Hristiyan dünyasıyla ittifak yapacağını" ayrıntılı olarak açıklamıştır.
Bediüzzaman'ın tüm bu izahları hiçbir tartışma
ya da tevile yer bırakmayacak kadar açıktır.
Çok açıktır Kİ eğer Bediüzzaman,
Hz. Mehdi'nin sadece iman hakikatleri yönünde bir hizmet yapıp,
siyaset ya da saltanat alanlarında görev yapmayacağını
düşünseydi, Risaleler'de böyle bir açıklamaya
yer vermez, Hz. Mehdi'nin bu yöndeki görevlerini Peygamberimiz
(sav)'in hadislerine dayanarak bu kadar uzun ve ayrıntılı
olarak izah etmezdi. Zira Bediüzzaman gibi derin imanlı büyük
bir müceddidin, es