İslam aleminin yüzyıllardır
beklediği Hz. Mehdi'nin gelmeyeceğini öne süren kimi
insanlar, “Hz. Mehdi'nin gelişinin, Bediüzzaman Said
Nursi'yi önemsiz hale getireceği, ve onun Müslümanlar
arasındaki itibarını sarsabileceği korkusu”yla hareket
etmektedirler. Bu korkunun etkisiyle Hz. Mehdi'yi, adeta
Said Nursi'nin itibarını sarsmaya çalışan; mevcut düzeni,
huzuru, güzelliği bozmaya gelen tehlikeli bir insan
gibi görmektedirler. Bu nedenle de, aslında geleceğini
bildikleri Hz. Mehdi'yi, çeşitli önyargılarla, adeta
bir tür kızgınlık ve tedirginlikle beklemektedirler.
Oysa ki bu tür bir bakış
açısı son derece yanlıştır. Hz. Mehdi'nin gelişinin,
Bediüzzaman'ı ya da diğer İslam büyüklerini önemsiz
hale getirmesi; bu mübarek zatların değerlerini, itibarlarını
ya da konumlarını zedelemesi hiçbir şekilde söz konusu
olamaz. Tarih boyunca Allah yolunda pek çok peygamber
ve elçi gönderilmiş, pek çok İslam alimi, mütefekkir
ve müceddidler gelmiş geçmiş, hepsi de yaptıkları hizmetlerle
hem Müslümanların sevgisini, hürmetini kazanmış hem
de İslam tarihinde eşsiz bir yer edinmişlerdir. Hiçbiri
bir diğerinin değerini azaltmamış, bilakis pekiştirmiş,
birbirlerinin tebliğini destekleyerek, birbirlerini
müjdeleyerek, birbirlerinin yaptıkları hizmetlerini
önplana çıkararak tüm İslam aleminde daha da çok sevilmelerine,
güvenilmelerine ve güçlenmelerine vesile olmuşlardır.
Hz. Mehdi'nin gelişi, Bediüzzaman'ın
öneminin; ona duyulan sevgi ve güvenin daha da artmasını
sağlayacaktır
Aynı durum Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri için de
geçerlidir. Hz. Mehdi'nin gelişi, kesinlikle Bediüzzaman'ın
konumunu sarsabilecek bir gelişme değildir. Bediüzzaman,
Mehdi müjdecisidir. Eserlerinde kendisini Hz. Mehdi'ye
hazırlık yapan, eserleriyle ve yaptığı çalışmalarla
ona zemin hazırlayan bir asker olarak nitelendirmiş,
bu mübarek şahıstan çok büyük bir sevgiyle bahsetmiştir.
Hz. Mehdi'nin gelişinin tüm Müslümanlar için çok büyük
bir nimet ve müjde olduğunu çok samimi ve içten anlatımlarla,
benzersiz örneklerle anlatmıştır. Bediüzzaman'ın sözlerinin
doğru çıkması, Hz. Mehdi'nin, tam anlatıldığı şekilde
gelmesi, Bediüzzaman'ı ancak yüceltecek; ona ve eserlerine
olan sevgiyi, hürmeti ve güveni ancak daha da artıracaktır.
Bediüzzaman, hayattayken kendi ölüm tarihini vermiş,
mezarının yıkılacağını söylemiş, tüm dedikleri kelimesi
kelimesine çıkmış olan bir şahıstır. Hz. Mehdi'nin Hicri
1400’de faaliyetlerine başlayacağını, İstanbul’dan çıkacağını,
talebelerinin sayısının az olacağını, vaktinin dar olacağını,
materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerle mücadele
edip mağlup edeceğini, 1981-1991-2001 ve 2011 yılları
arasında 30 yıllık bir mücadelesi olacağını, İslam'ın
gelişme dönemlerini, Hz. İsa'nın geleceği tarihi, inkarcı
felsefelerin ne zaman tam olarak etkisiz hale getirileceğini
hep tarih vererek bildirmiş, ve hepsi ard arda tam Bediüzzaman'ın
belirttiği şekilde gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye de
devam etmektedir. Tüm bunlar Bediüzzaman'ın ne kadar
olağanüstü bir insan olduğunu açıkça ispatlamaktadır.
Bediüzzaman, büyük bir veli, yüksek bir alim ve asrının
müceddidi olmuş, peygamberler, resuller gibi üstün vasıflara
sahip bir insandır. Hz. İsa ve Hz. Mehdi hakkındaki
bu müjdelerinin gerçekleşmesi ise, Bediüzzaman'ı olağanüstü
üzeri olağanüstü bir insan haline getirmekte; öneminin
daha da iyi anlaşılmasını sağlamaktadır.
Eserleriyle, çalışmalarıyla, geleceği tarihten yapacağı
faaliyetlere kadar her detayını vererek Hz. Mehdi'yi
müjdeleyip, arkasından Hz. Mehdi'nin, Bediüzzaman'ın
tam belirttiği şekilde açıkladığı özellikleri taşıyarak
gelmesi büyük bir harikalıktır. Ve Hz. Mehdi'nin gelişiyle
oluşacak olan bu harikalık da yine Bediüzzaman'ın üstünlüğünü
gösteren, yine ona eklenecek olan bir güzellik olacaktır.
Dolayısıyla Hz. Mehdi'nin gelişinin, Bediüzzaman'ın
önemini ve değerini azaltabileceği kuşkusu son derece
yersiz bir vesveseden ibarettir. Böyle bir korkunun
gereksizliğinin anlaşılması, Allah'ın izniyle Hz. Mehdi'nin
gelişi konusuna daha samimi yaklaşılmasını sağlayacaktır.
Bediüzzaman’ın açıklamaları,
bu korkunun yersizliğini ortaya koymaktadır
Bahsettiğimiz korkular nedeniyle, Bediüzzaman'ın sözleri
farklı şekillerde yorumlanarak Hz. Mehdi'nin gelişi
tevil edilmeye çalışılmaktadır. Bediüzzaman, Hz. Mehdi
olmadığını çok açık delillerle, yüzlerce sayfa boyunca
yaptığı açıklamalarla anlattığı halde, bu gerçek görmezden
gelinmek istenmektedir. Oysa ki Bediüzzaman'a duyulan
sevgi ve saygının gereği olan tavrın nasıl olacağının,
yine Bediüzzaman'ın sözlerine bakarak şekillendirilmesi
gerekir. Bediüzzaman, kendisinin Hz. Mehdi olmadığını,
Hz. Mehdi'nin gelişinin beklendiğini ve ortaya çıktığında
tüm samimi Müslümanların ona destek olmalarını belirtmiştir.
Dolayısıyla Bediüzzaman sevgisinden yola çıkılacak bir
yaklaşımın da, onun bildirdiği gibi “Hz.
Mehdi'yi ümitle, şevkle bekleyip desteklemek”
şeklinde olması gerekir.
Bediüzzaman eserlerinde “kendisinin
Hz. Mehdi olmadığını” (Emirdağ Lahikası, s. 266),
“Hz. Mehdi'nin kendisinden bir yüzyıl
sonra geleceğini” (Kastamonu Lahikası, s. 57),
“kendisinin Hz. Mehdi'nin bir eri,
neferi ve öncüsü olduğunu” (Barla Lahikası, s.
162), “eserleri ve yaptığı çalışmalar
ile de Hz. Mehdi'ye zemin hazırladığını” (Sikke-i
Tasdik-i Gaybi, s. 189) açıkça beyan etmiştir. Ayrıca
“Hz. Mehdi'nin seyyid olacağını,
kendisinin ise seyyid olmadığını belirterek, neden Hz.
Mehdi olamayacağını” (Tenvir, Şualar, s. 365)
(Emirdağ Lâhikası, s. 267) bir kez daha delillendirmiştir.
Ayrıca Bediüzzaman eserlerinde pek çok kez “Hz.
Mehdi'nin üç görevi olduğunu” belirtmiş, “bu
üç görevin birarada yerine getirilmesinin Hz. Mehdi'nin
en önemli alametlerinden biri olduğuna” dikkat
çekmiştir. Bu görevlerin birincisi “materyalist,
Darwinist ve ateist felsefelerle fikri mücadele yapılması
ve bu akımların fikren tam olarak susturulması”dır.
İkincisi, “İslam dünyasının liderliğini
üstlenerek İslam Birliği'nin sağlanması”, üçüncüsü
ise, “Kuran ahlakının ve Peygamberimiz
(sav)'in sünnetinin yeniden canlandırılmasıyla tüm yeryüzüne
hakim kılınması”dır. Bediüzzaman kendi yaşadığı
dönemde bu üç görevin birden yerine getirilemediğini,
bunu ancak Hz. Mehdi'nin gerçekleştirebileceğini söylemiştir.
Bediüzzaman'ın bu konuyu açıklayan sözlerinden biri
şöyledir:
Bediüzzaman hayatını İslam ahlakının tebliğine adamış,
yaşadığı yüzyılın kutbu olmuş çok değerli bir İslam
alimidir. Yaşadığı dönemde en zor şartlar altında bile
iman hizmetini sürdürmüş, pek çok insanın iman etmesine
vesile olmuştur. Bediüzzaman, Büyük Mehdi ünvanını taşıyacak
olan Hz. Mehdi'nin bu üç görevini hem birarada hem de
dünya çapında gerçekleştireceğini açıklamıştır. Ancak
Bediüzzaman'ın bu hizmeti, sınırlı bir alanda gerçekleşmiştir.
“Hz. Mehdi'nin imani çalışmaları
ise, İslam ahlakının 'tüm dünyada' hakim kılınmasını
sağlayacaktır”. Hz. Mehdi İslam dinini tüm batıl
inanç ve hurafelerden arındıracak, Peygamberimiz (sav)'in
sünnetini yeniden canlandırarak din ahlakını özüne döndürecektir.
“Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin diğer
görevleri olan İslam Birliği'ni oluşturmamış, tüm dünyadaki
Müslümanların manevi lideri vasfını taşımamış, bu vasıfla
Hristiyan dünyasıyla ittifak yapmamış, Kuran ahlakının
ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetinin yeniden canlandırılmasıyla
tüm yeryüzüne hakim kılınmasına vesile olmamıştır.”
Bu sonuçların hiçbiri oluşmadığı, Bediüzzaman da bu
gerçekleri Risaleler'de açıkça dile getirdiği halde,
Bediüzzaman'ın Mehdilik görevini yerine getirdiğini
öne sürmek, "Bediüzzaman'ın
sözleri önemli değildir, Risaleler’de anlatılanlar gerçekleri
yansıtmamaktadır" anlamına gelir. “Bediüzzaman'ın
açıklamalarının geçersiz bir aldatmaca olduğunu, yüzlerce
sayfa boyunca çok kapsamlı ve detaylı yalan söylediğini,
verdiği yanlış bilgilerle senelerdir tüm Müslümanları
yanılttığını” söylemek olur. Bu da, Bediüzzaman Hazretleri
gibi, yaşadığı asrın müceddidi olmuş böyle büyük bir
İslam büyüğüne yöneltilen çok büyük bir iftira, zulüm
ve haksızlıktır. Böyle bir davranışa mazeret olarak,
“Biz onu çok seviyoruz, onun için
bunları söylüyoruz. Bediüzzaman, ümmetin kafası karışmasın
diye yalan söylemiş; kendisinin Hz. Mehdi olduğunu gizlemiştir”
şeklinde bir açıklama getirilmesi de hiçbir şekilde
makul karşılanamaz. Çünkü sevgi adına da olsa böyle
ağır bir hakaret yapılamaz, hiçbir vicdan böyle bir
şeyi kabul edemez. Aksine, insan sevdiği, saydığı, hürmet
ettiği insanın sözüne inanıp güvenir; onu yalancı çıkarmaya
çalışmaz, tam tersine haklılığını ispatmaya, onun sözlerine
destek olup onu savunmaya çalışır.
Allah korkusu son derece şiddetli olan Bediüzzaman
gibi samimi bir şahsın, yalan söyleyerek tüm toplumu
yanılttığını söylemek, hiçbir şekilde kabul edilebilir
bir yaklaşım değildir. Bediüzzaman, mahkemelerde bile
doğru söylemesiyle ve dürüstlüğüyle bilinmektedir. İstiklal
Mahkemeleri'nde bile bu özelliğinden hiçbir şekilde
ayrılmamış, daima doğruları söylemiştir. Doğru söylediği
için karşılaşabileceği hiçbir zorluktan korkmadığını
ise mahkeme müdafaalarında "...
Başım gövdemden ayrılmadıkça veya boynuma ip takılıp
asılmadıkça bu teklifinizi bana tatbik edemezsiniz!"
(Bediüzzaman ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaaları, s.
379) sözleriyle ifade etmiştir.